TAHAHABER haber, haberler, ehli beyt haber

    Parçalı Bulutlu
    Diyarbakır
    23°C
    Az Bulutlu
    Batman
    21°C
    Az Bulutlu
    Van
    14°C

Selahaddin Eş Çakırgil’in Yezid’i…

Selahattin Eş Çakırgil’in bu gerçeklerden yola çıkarak değerlendirilmesinden yanayım. Kendi günah ve sevaplarıyla bir mücadelenin içinde olan şahsın, yazıları üzerinden ekilen tohumların ise ümmete hangi yol levhalarını işare
2013-02-18, 14:19:45
3 Yorum
Selahaddin Eş Çakırgil’in Yezid’i…

TAHA HABER - Selahaddin Eş Çakırgil, uzun (onlarca yıl) bir süre Türkiye’de özgürce yaşama imkânından yoksun bırakıldığı için İran’da bulunmuş, istediğince yaşamını idame ettirmiş; hem yazmış hem de konuşmuş… Daha sonrasında da başka ne yapmış bilmiyorum. Yani, ümmetin bir üyesi olarak elinde toplumun İslamlaşması yönünde başkaca kazanımlar söz konusu mudur, yoksa ömrü gözlemci, tenkitçi olarak mı geçti, bunu elbette önce kendisi, sonrasında da rabbi bilir…

Bunu niye diyorum, çünkü İslam dünyasında konuşanlar/yazanlar maalesef iş yapanların ensesindeki Demokles’in kılıcı olabiliyorlar bazen. “İrşat etme” olarak anılması gereken bu müessesenin bazı temsilcileri, hayatı sadece bu alan olarak görmektedirler. Onlar, sadece “eleştirmekle”tatmin olmaktalar. Yüklendiği yükle kan ter içinde kalmış birine, “Niye gömleğinin bir tarafı sarkık?” deme meselesi gibi… İran’ın 34 yıldır kan içip, kızılcık şerbeti kusmasının unutulması gibi…

Oysa inandığınız değerlerin toplumda karşılık bulması biraz da sizin hedef kitlenizin yaşadığı o hayatın içinde yer almanızla mümkündür. Bir ömür Müslümanların ticaretini konuşan birinin, sakız alıp satmasını beceremediğini öğrendiğinizde sözlerinin değerinin sizin gönlünüzde ciddi bir irtifa kaybettiğini de anlamış olursunuz.

Ya da savaş meydanları görmemiş birinin bir ömür sohbet toplantılarında hararetli nutuklarla “savaş hukuku” dersi vermesi gibi…

Meramımın sağlıklıca anlaşılması için bu anekdotu aktarmak zorundayım: Afganistan savaşının ilk yıllarında Türkiye’den birkaç kişilik bir gurup bu ülkeye gider. Bir vesileyle oradaki savaşçı guruplarla görüşüp “Cihad etmeye geldiklerini” söylerler. Durum, yetkili isme iletildiğinde bunları kabul edip sohbet eder. Kanaat hâsıl olduktan sonra yetkililere “biraz gezdirin, ikramda bulunun, gücendirmeden geri dönüşlerini sağlayın” der. Ancak, bir türlü ikna olmayan misafir gurup “illa da savaş” diyerek bir şekliyle savaş bölgesindedir artık… Şiddetli çatışmaların yaşandığı bir operasyon öncesi düşmanın hareketlerini gözleyen gözcü askerden “Yatııın!” diye bir ses yükselir. Bizimkiler ayaktadır ve şu soruyu sormaktalar:“Delilin nedir?”

İşte bu “delilin nedir?” özellikle ülkemiz İslamcı kesiminin önemli bir sorunudur. Onlar her daim hâkimdir, savcıdır… Bu sorunun kaynağı da maalesef İslamcı kesimi şekillendiren “ağabeylerden”kaynaklanmaktadır. Çoğu, hayatın içinde ol(a)madılar. Astılar, kestiler lakin toplumsallaşamadılar. Bir memur, işçi, çiftçi olmadılar. Hatırlarım; ev sahibi, kirayı ödemedikleri için neredeyse karakola gidecek duruma gelmişken onlardan bir kısmı hararetlice “İslam devleti” kurardı. Kimisi, ailesi ve çocuklarına, kimi de anasına, babasına hatta kendine karşı sorumsuz… Ancak dillerindeki keskinlikle asıp, kesmelerle marjinal bir dünya inşa edişleri yok mu, kimse beceremezdi onu.

Selahattin Eş Çakırgil’in bir yazısı, uzunca süredir zihnimde olan bu tespitin kaleme dökülmesine vesile olmuş oldu. Kendisini karakter olarak tanımam. Ama yazıları üzerinden “Müslümanlar kardeştir”öğretisini tarumar edenlerin büyük çoğunluğu, yukarıda örneklemeye çalıştığım kesimlerden oluşmakta. Malum, Çakırgil uzuuunca süre kaldığı İran’a şu sıralar mesafeli. Ancak bu mesafeli oluşta diğerlerine oranla farklı bir konumu var. AKP ve Ortadoğu’da şekillenen yeni siyasal dengeler (ki, buna Halid Meş’al’in Katar kralıyla beraberliğe evrilmesi, İsrail ile dolaylı müzakereler dâhil…) konusuna girme noktasında çok özenli/çekingen olmakla beraber, Suriye’de yaşanan hadiselerin vesile olduğu ayrışmaların yaşandığı son iki yılda, ait olduğu çevreye İran mahreçli içeriden haberler sunma rolünü ifa etmekte.

İran’ı, başından beri sırf Şii oluşundan dolayı hazmedemeyen çevrelerin varlığının yanında, duygusal yaklaşım içinde olanlar, İnkılaptan beklenti içinde olanlar veya samimane bir şekilde gönül bağı kuran çevrelerin Selahattin Eş Çakırgil adına mutlaka bir aşinalığı söz konusudur. Çünkü Çakırgil, gerek Tahran radyosunda gerekse İran’dan Türkiye’ye yazdığı yazılarla bu kitlelerin gündemindeydi. Dolayısıyla bu gün bir takım İran aleyhtarı yazanlar pek önemsenmese de, kendisi önemsenmektedir. Hatta Suriye konusunda AKP ile ortak hareket eden bu çevreler, durumu bildikleri için onun daha çok konuşması/yazması için zemin hazırlamakta, yazdığı yazılar üzerinden olmadık hakaretlerle Müslümanlar arasındaki “mezhebi ayrışma ateşini” alevlendirmektedirler. Hatta yazar, bunun doğru olmadığını defaten belirtse dahi, yazılarının yol açtığı bu durumun oluşturduğu kızgınlık ateşini söndürmeği beceremediği gibi, istemese bile bir vesileyle buna sebep olduğu gerçeğine teslim olmadı bir türlü. O, her İran dedikçe ülkeyle birlikte Şiiliğe hakaretler havada uçuştu. Gelinen noktada artık tarihsel olay ve kişilere atıflarda bulunularak haklılığa işaret etmede Yezid’e bile müracaat etmiş oldu.

Bahse konu ettiğimiz yazısının başlığı şöyle: “Zamane Yezid’lerine destek vererek mi Yezid’e karşı olmak?” (14 Şubat 2013)

Yazar, İran’ın Şiiliğinden yola çıkarak Şiilerin Yezid’in karşısında olması gerektiği gerçeğini bildiği için İran’ın Suriye’de ABD ve Nato kutbunda değil de Esat cephesinde yer alışını bir bakıma Yezid’in yanında yer almış gibi görüyor ve bunu “anla(ya)madığını” söylüyor. Oysa kendisi İran’da ikamet ettiği yıllarda da İran, Esat’ın yanındaydı ve o sessizdi. Derken İran’dan ayrılarak Almanya’ya yerleşti yine sessizdi. Sonra Erdoğan’la kanka dönemleri yaşadı Esat, o yine sessizdi.

Yani yer değiştiren İran değil bizzat kendisi. Bir paradoks söz konusu ama, bizzat yazarın kendisi açısından…

Yazarın Yezid’i tanıyıp tanımadığını sormak elbette doğru değil. Ancak bazen tarihsel bir kişilik olanYezid’i tanımak elbette onun misyonun çağdaş tezahürünü de tanıma sonucunu doğurmuyor. Bu konuda yazarın İran İslam Cumhuriyeti yetkililerini ikaz edecek denli yeterli tarihi ve kültürel birikiminin olmaması Yezid misyonu noktasında öğüt verici olmasına da engel olmuş olmakta.

Bunu nerden çıkarıyorum, şuradan; yazar bir yazısında şöyle diyor:

“Sırf kendi saltanatlarını tehlikede gördükleri için, Hz. Huseyn ve yârânını topluca katlettiren Benî Umeyye (Emevî) zihniyetinin o meş'um cinayet günü olan 10 Muharrem- Âşûrâ günlerinde, 1300 küsur yıldır tekrarlanan ezâdarî/ ağıt yakma merasimlerini Tehran'da ilk kez gördüğüm zaman şaşırmıştım.. Çünkü, yüzbinler-milyonlar, caddelerde gerçekten de hüngür hüngür ağlıyorlar, 'Yâ Huseyn!..' diye sine döğüyorlardı.. O zaman, yanımdaki arkadaşa, 'Azizim, neredeyse ayrı dinlerden insanlar kadar birbirimizden uzaktayız.. Onları ağlatan, bizi hiç de öylesine etkilemiyor…” (14 Temmuz 2012)

“Ayrı dinlerden” demek hem çok tehlikeli hem de insafsızca bir tespit. Bunu, olaya ne denli bigâne bir toplumdan geldiğini anlatmak için söylüyor yazar. Aslında Şii ve Sünni Müslümanların ortak tarihidir Kerbela. Ancak, tarihsel karartmaya uğramış bu kesimin insanları, Şiilerle tanıştıkça tarihle de yüzleşiyorlar. Bu paradigmadan yola çıkılınca da yazarın ait olduğu kültürden gelen birinin meselelere getirdiği yorumlarda Yezid’i, görüşüne dayanak olarak kullanması ne derece gerçekçi olabilir? Denilebilir ki; Kerbela Şiilerin tekelinde değildir. Elbette… Ancak bu gerçek, yazar da dâhil ülkemizde bu konuda konuşup yazanların da Şiilerin önünde olmadığı gerçeğiyle aynıdır. Yazarın da belirttiği gibi Şiiler Kerbela’dan çok etkilenmişlerdir. Tarih boyu da bu konuda çok ciddi zulüm görmelerine rağmen olayın unutulmaması adına ciddi uğraş vermişlerdir. Ebulfazl Abbas’dan öğrenmişler vefayı, vefasızlığın bin bir türlüsünü görseler de…

İran’da yaşamış, o çalkantılı dönemlerde İran’ın yaşadıklarına birebir şahidlik etmiş insanlar içindeSelahattin eş Çakırgil yalnız değildi, İslam coğrafyasının çok değişik beldelerinden de insanlar vardı. Onlardan elbette bir propagandist olmalarını beklemedik. Ancak çoğunun ortaya çıkardığı kazanımlarla Selahattin Bey’in bugün yaptıkları arasında da derin bir uçurum söz konusu.

Biz, İmad Muğniye’nin şehadetinden sonra öğrendik ki İran/Hizbullah/Hamas/İslami cihad vb… özelinde, ümmetin içerisinde asıl mücadele edenler biraz da “adsız” olarak anılan kimselermiş. Enis Nakkaş, anlattıklarıyla bu konuda çok öğretici oldu.

Dolayısıyla Selahattin Eş Çakırgil’in bu gerçeklerden yola çıkarak değerlendirilmesinden yanayım. Kendi günah ve sevaplarıyla bir mücadelenin içinde olan şahsın, yazıları üzerinden ekilen tohumların ise ümmete hangi yol levhalarını işaret ettiğini bilenler bilmekte…

Nasıl olsa hayat devam ediyor, hepimiz için imtihanıyla birlikte…

MUHAMMED AK / rasthaber

EN ÇOK OKUNANLAR
YAZARLAR
EN ÇOK YORUMLANANLAR
ARŞİV
ANKET

Site Haritası RSS Beslemeleri