TAHAHABER haber, haberler, ehli beyt haber

    Gök Gürültülü Sağanak Yağışlı
    Diyarbakır
    26°C
    Az Bulutlu
    Batman
    26°C
    Az Bulutlu
    Van
    16°C

Talut ve Calut

Netice olarak, Talut ve Calut başlıklı bu makalenin metninde yer alan aktörler şöyle beyan edilmiştir
2012-10-12, 01:30:37
5 Yorum
Talut ve Calut

Talut ve Calut

Musa’dan sonra İsrailoğullarının ileri gelenlerine dikkat ettin mi? O vakit onlar aralarındaki peygambere: ‘’Ne olur; bize bir komutan tayin et de Allah yolunda cihad edelim’’ demişlerdi.

O cevaben: ‘’Ya savaşma emri size farz kılınır, siz de savaşmazsanız?’’ deyince onlar: ‘’Ne diye Allah yolunda cihad etmeyelim ki vatanlarından çıkarılan biziz, çoluk çocuğundan ayrı düşenler yine biziz!’’ dediler.

Fakat savaşma kendilerine farz kılınınca içlerinden pek azı hariç, hepsi dönüverdiler.’’ Allah o zalimleri çok iyi bilir. Bakara/246

Kur’an-i Kerim, tarihteki zalimlerin mazlumlar üzerindeki tahakkümlerini oldukça edebi bir dille anlatarak, her âsrın insanının tarihle irtibat kurup, oradan almış olduğu dersle, âsrının zalim ve diktatörleri karşısında durup mazlumun yanında yer almasını ister. Yanlış bir karar vermemek için önce zalimin kimliğini açıklar ve ona karşı ciddi bir tavır sergilemesini ister ve şöyle der:

“Bir de zulmedenlere meyletmeyin, sampati duymayın. Yoksa size ateş dokunur. Aslında sizin Allah’dan başka yardımcınız yoktur. Sonra ondan da yardım göremezsiniz.’’ Hud/113

Bu ilahi ikaz tarihten verilmiş örneklerle âsrın müslümanının takip ettiği yol güzergahını, kiminle beraber yürüdüğünü, kimle beraber olduğunu, kimi takip ettiğini ve takip ettiği kişinin veya kişilerin, kiminle müttefik olduğunu iyice takip edip tanımaya çalışmasını istemektedir.

Tarihin aynasından günümüze yansıyan bu tarihi olaydan alınacak dersle, günümüz Calut’unu ve onun yardımcıları olanları, imanın verdiği ferasetle tespit edip tanınmasını ister.Zira asrımızın Calutları ecdatları olan tarihteki Calut’un, mümin ve muvahhitler karşısında nasıl yenilgiye uğradıklarını ibretle inceleyerek almış oldukları dersle, siyasetlerini değiştirmişlerdir. Günümüzde Calut’un görevini yüklenmiş olan Amerika, âsrın mantığına göre yeni siyasetler üreterek devr almış olduğu görevi yerine getirmektedir. Önce, Müslümanlar arasında tefrika yaratarak onları birbirine düşürme siyasetini uygular ve onların güç dengesini zayıflatır. Hatta ailedeki bireylerin her birini ayrı ayrı partiye, ayrı ayrı derneğe, ayrı ayrı mezhebe ve ayrı ayrı tarikata ayırarak ailedeki vahdeti ve birliği dahi bozarlar ve adını da düşünce özgürlüğü koymuş olurlar. Bu şeytani siyasetleriyle asıl düşmanı unutturup aynı dinin mensubu olan Müslümanları, asıl düşman olarak onlara kabul ettirirler. Bu şeytani siyasetleriyle yanlarına almış oldukları İslam ülkelerinin başında bulunan dostlarıyla, üzerine kırmızı işaret bıraktıkları ülkenin içinde karışıklık meydana getirerek, İslami motifli dostlarıyla o ülkeyi istila edip Calut’un yapmış olduğu istilanın aynısını daha planlı bir şekilde gerçekleştirmiş olurlar. Böylece o ülkeyi istila eder ve tüm mal varlıklarına el koyarak, halkını da kendi efendiliğinde hizmetçi olarak kullanırlar.

Calut kimdir?

Tarihin verdiği bilgilere göre, Mısır’la Filistin arasında yaşayan kavmin o dönemdeki kralları Calut’un kumandasında israil oğullarına saldırır; onların çocuklarını ve ailelerini esir eder ve onları da yurtlarından kovar.

Yurtlarından kovulmuş olan Ben-i İsrail oğullarının kısa bir tarihçesinden bahsederek, konunun ana bölümüne geçmiş olalım:

İsrailoğulları firavunların baskısı altında bölük bölük olmuş zelil ve hakir bir vaziyette yaşamaktaydılar. Musa (a.s)’mın risaletinin gölgesinde, Firavunların zulmünden kurtularak yeryüzündeki nimetlerin en güzeline sahip oldular, ama kölelik ruhuna sahip olan bu millet, Musa’dan sonra dinlerinde tefrikaya düştüler ve parça parça oldular. Böylece zayıf bir topluluğa karşı kendini koruyamayacak kadar zayıf düştüler. Nihayet Calut güçlü bir orduyla onların üzerine yürüyerek çocuklarını esir alarak, onları da yurtlarından çıkardı. Oldukça perişan bir hale dönüşen İsrailoğullarının ileri gelenleri içlerindeki nebiye başvurarak, Calutla savaşmak için kendilerine bir komutanın tayin edilmesini isterler. Ayet bu isteklerini şöyle haber verir:

Ne olur, bize bir komutan tayin et de, Allah yolunda cihad edelim’’ demişlerdi. O cevaben: Ya savaşma emri size farz kılınır, siz de savaşmazsanız?’’ deyince onlar: Allah yolunda niye cihat etmeyelim ki vatanlarından çıkarılan biz, çoluk çocuğundan ayrı düşenler yine biziz!’’ dediler. Fakat savaşma kendilerine farz kılınınca içlerinden pek azı hariç, hepsi dönüverdiler.

Mucizülbeyan olan Kur’an-i Kerim günümüz insanına ders vermek için edebi bir tasvir yaparak oluşturduğu sahneyi, perdeyi aralayarak dinleyicilerine ve izleyicilerine iki konuyu işleyerek uyarıda bulunur:

Önce İsrailoğullarının Musa (a.s)’dan sonra şımarık davranışlarıyla kendilerini beğenerek üstün bir kimliğe sahip olduklarının gururunu yaşarlar. Bu manevi hastalık yüzünden dinlerinde tefrikaya düşer ve Musa’nın bırakmış olduğu velayet çizgisinden ayrılırlar ve düşmüş oldukları tefrika yüzünden zayıflarlar ve kendilerini koruma gücünü de kayıp ederler.  Filistinlilerin en küçük bir topluluğu karşısında kendilerini savunamayacak kadar zayıf duruma düştüler. Bunların bu durumundan istifade eden Calut, İsrail oğullarının yurtlarını işgal eder ve çocuklarını esir alarak onları da yurtlarından kovar.

Ayetin ikinci perdesinde İsrailoğullarının ileri gelenleri perişan bir vaziyette içlerinde bulunan nebiye gelirler ve Allah yolunda savaşmak için başlarına bir komutan tayin etmesini isterler. İçlerindeki nebi onların dönek ve kibirli bir topluluk olduklarını bildiğinden onlara hücceti tamamlamak için; “Ya savaşma emri size farz kılınır sizde savaşmazsanız’’ deyince onlar da: “Neden Allah yolunda savaşmayalım ki vatanlarından çıkarılan biz çocuklarından ayrı düşürülenler yine biziz” derler. “Fakat savaşma kendilerine farz kılınınca içlerinden pek azı hariç, hepisi geri dönüverdiler.’’ Böylece sözlerinde sadık olanlarla olmayanlar birbirinden ayrıldılar.

Doğrular içinde kibir hastalığına yakalanmış olanları da sadık olanlardan ayırmak için Allah, Talut’u komutan tayin etmesi için içlerinde ki nebiye vahyeder. Peygaberleri onlara dedi ki: “Allah  size komtan olarak Talut’u tayin etti.” Onlar ise: “ Biz hükmdarlığa ondan daha layık iken nasıl olur da o bize hükmedebilir!’’, üstelik servetten de nasibi fazla değil” dediler. Peygamber şöyle cevap verdi: “Allah onu size üstün kıldı, ona geniş ilim ve sağlam bir vücut verdi. Allah hakimiyeti dilediğine verir. Allah’ın lütfu boldur, her şey gibi kabiliyet ve liyakatları da bilir.’’

İsrailoğullarının sürgünde zelil ve hakir bir durumda yaşarlarken, kibirleri yüzünden hakka teslim olmayışları, günümüz Müslümanlarına ciddi bir uyarıda bulunmaktadır. Zira 33 yıl önce parça parça olmuş İslam alemi, kendi vatanlarında asrın Calutları tarafından  istila edilerek mallarına ve canlarına el konunmuş ve hakir görünmeleri için de üçüncü dünya ülkeleri diye isimlendirilmiştiler. Ama Hüseyni mektebin yiğit komutanı İmam Humeyni, yapmış olduğu İslami devrimle, istilacı müstekbirlerin kurmuş oldukları tahtın yıkılma sesleri duyulmaya başlandı. Ama ne yazık ki Müslümanlar bu büyük devrim önderini, kibirleri ve taassupları yüzünden kabul etmediler ve esarette kalmaya rıza gösterdiler. Bundan alınması gereken dersi verdikten sonra, yeni bir dersin alınması için Ben-i İsrailoğulları’nın durumunu sahneye koyar.

Kur’an-i mecid iyiler içinde gizlenmiş olan kötüleri de ayırmak için yeni bir sahneyi tekrar açarak dürüstler içinde en dürüst  olanı seçerek, Calut’un ordusuyla savaşın hazırlığını yapar.

Talutordusunu harekete geçirip sefere çıkınca askerlerine şöyle dedi:  Allah sizi, bir ırmakla imtihan edecektir: Şimdi onun suyundan içen benden sayılmayacaktır. Sadece avucuyla aldığı miktar muaf olmak üzere, kim onun suyunu içmezse o da benden sayılacaktır.’’ Derken onların pek azı hariç, varır varmaz ondan içtiler. Talut ile yanındaki müminler ırmağı geçince, o vakitten beri yanında kalanlar “Bugün bizim Calut ve  ordusuna karşı duracak takatimiz yoktur’’ dediler.

Bu sahnede süzülüp temizlenme, arındırılıp sadeleştirme, komutana itaât etmenin dersi verilmektedir. Oldukça mana dolu bir sahnenin hak yolda mücadele vermekte olanları da uyarmaktadır. Batılın her çeşidi ile mücadele etmek için, yola çıkmadan önce neler yapılması gerektiğinin dersini bu sahneden alarak yola çıkılması gerektiğini müminlere önermekte ve müminleri son bir sahne ile mümin kimdir ve nasıl olmalıdır sorusunun cevabını vermektedir.

Ölümden sonra dirilip Allah’ın huzuruna çıkacaklarını bilenler ise şöyle dediler:  nice küçük topluluklar vardır ki, Allah’ın izniyle, büyük ordulara galip gelmiştir.’’ Doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir.’’

Talut’un beraberindeki müminler ise, Calut ile ordusuna karşı çıkınca dediler ki: Ey Rabbimiz, üstümüze (bolca) sabır yağdır. Ayaklarımıza sebat ver ve kafir topluluğa karşı bizi muzaffer eyle’’ derken Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar.

DavudCalutu öldürdü. Allah ona hükümdarlık ve hikmet verdi ve dilediği bir çok şeyi öğretti. Eğer Allah bazı insanların şerrini bazıları ile önlemeseydi dünyadaki nizam bozulurdu. Lakin Allah büyük lütuf ve inayet sahibidir.

Mümin gönüllerin aşk meydanındaki yiğitçe duruşlarını sergileyen bu Kur’an-i sahneden alınacak dersle, günümüz Calutlarına karşı yapılması gerekli olan hazırlıkları yaparak ciddi bir duruş sergilenmesi gerektiği açıklanmaktadır.

İlahi bir görev için yola çıkmış olan müminlerin, Talut’la Calut’un hikayesini anlatan Kur’an-i Kerim’in sahneye koyduğu tarihi vakadan ibretle, alacağı dersin üzerinde ciddi bir tefekkür yapmaları gerekir. Kendilerini ve beraberinde bulunduğu arkadaşlarını bu tarihi olayın süzgecinden geçirerek, sahneye konmuş bu tarihi olayın neresinde yer aldıklarını teşhis edebilmelidirler.

Zira günün Calut’u, dünya milletlerinin gücünü alarak İslam ümmetine karşı cephe almış ve ilahi nuru söndürmeyi hedeflemiştir. Öylesine sinsi bir siyasetle, senin karşında durmakta ve senin mukaddesatınla seni vurmak istemektedir. Kur’an-i Kerim’in oldukça edebi bir üslupla sahneye koyduğu Talut’la Calut kıssasından alınacak en önemli dersleri üç ana başlık altında konu edineceğiz.

Zalim:

Tarihin sayfalarını günümüze kadar çevirdiğimizde insanlık adına utanç verici olaylar ve hadiselerle yüz yüze gelinmektedir. İnsanlığın kimliğine yakışmayan tarihte yapılmış olan zulmü, günümüzün modern dünyasında yaşamakta olan zalim Calutlar, daha modern bir şekilde asrın insanına yaşatmaktadırlar. İlim ve medeniyetin geliştiği iddia edilen bu dönemde günümüz insanının uğramış olduğu zulmün, tarihte bir benzerini görmek mümkün değildir. Ancak Kerbela hadisesi müstesna, çünkü ne geçmiş tarihlerde, ne de Kerbela hadisesinden sonraki tarihlerde eşine rastlanmamış bir cinayet ve zulüm peygamber evlatlarına reva görülmüştür. Ama bugün İslam ümmetine yapılan zulmün, aynı düşüncenin aynı ideolojinin devamı olduğunu unutmamamız gerekir. İster İmam Ali (a.s)’mın şahadeti, isterse İmam Hasan (a.s)’mın şahadeti ve isterse İmam Hüseyin (a.s)’mın yüreklere hançer gibi saplanan mazlumane şahadeti olsun, ibretli dersler vererek günümüzün zalim yezitlerini çok net bir şekilde tanıtmaktadır. Yine Amr bin As’lar, yine Muaviyeler, Yine Ömer bin Sadlar ve ibni Ziyat’lar günümüzde yeni isimlerle aynı görevi paylaşarak yapmaktadırlar.

Tarihten alacağımız dersle, nerde durduğumuzu hangi güzergah ve çizgi üzerinde hareket ettiğimizi tespit edelim. Tarihe baktığımızda devamlı iki çizgi görmekteyiz:  Biri Hakk diğeri Bâtıl. Üçüncü bir çizgi ise Nifak çizgisidir, o da batıldan sayıldığı için insan hayatında iki çizgi netleşmiş olur.

Kainatın yani evrenin düzen ve intizamını, yönetim ve idaresini yed-i kudretinde tutan alemlerin Rabbi olan Allah, kainata çok mükemmel bir düzen ve intizam verdiği gibi, yaratılanların en şereflisi olan insana özel bir imtiyaz tanıyarak, yaratmış olduğu varlıkları insan için yarattığını ve onların emrine verdiğini beyan eder ve haberini de şöyle verir:

“O’dur ki yeryüzünde bulunan her şeyi  sizin için yarattı’’ Bakara/29 ve “Göklerde ve yerde ne varsa, hepisini kendi terafından bir lutuf olarak hizmetinize veren de O’dur. Ellbette bunda düşünecek kimseler için ibretler vardır.’’ Casiye/13

İnsana bu kadar lütuf ve ihsanda bulunan Allah, onların yol güzergahını ve takip edecekleri çizgiyi de elçileri vasıtasıyla göndermiş olduğu semavi kitaplarla beyan eder. Adem (a.s)’dan ta Hz. Muhammed’e (s.a.a) kadar, geçmiş peygamberlerin ve onların ümmetlerinin kıssalarının tamamını Kur’anla beyan ederek, ibretli sahnelerle günümüz insanını ve gelecek nesilleri uyararak zalimle mazlumun takip ettikleri çizgiyi göstererek, doğru çizgi üzerinde hareket etmelerini emreder ve şöyle yol göstericilik yapar:

Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. Başka yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah’ın yolundan ayırır. İşte sakınmanız için Allah sizlere bunları emretti.’’ En’am/153

Bu ayetin metnindeki manayı İslam peygamberi şöyle tarif eder:   “Allah bir sırat-ı mustakim  koydu. Bu yolun iki tarafında iki duvar vardır ki, duvarlarda birtakım açık kapılar bulunur. Kapıların üzerinde sarkılmış perdeler vardır. Yolun başında şöyle seslenen bir davetçi bulunur: Ey insanlar! Haydi, hepiniz gelin şu doğru yola girin, dağılmayın. Birde yolun üstünde çağıran bir başka davetçi vardır. İnsan, o duvarlardaki kapılardan birini açmak istediğinde hemen der ki: Eyvah! Ne yapıyorsun, sakın orayı açma, zira açarsan içine girersin. İşte doğru yol Kur’an-i mecidin göstermiş olduğu islamın yoludur. Duvar ise Allah’ın sınırlarıdır, açık kapılar Allah’ın haram kıldığı şeylerdir.Yolun başındaki munadi ise Allah’ın kitabıdır. Yolun üstündeki munadi ise her müslümanın kalbindeki vaizullah ( ilahi vaiz) dir.

Yol güzergahını oldukça edebi bir dille anlatan yüce İslam peygamberi, Allah’ın insana lütfettiği insanın özündeki hak sesi dinlemelerini ve sıratı mustakimde yürümelerini insan olandan istemektedir. Doğru yolun tarifini her gün beş vakit namazda okuduğumuz Fatiha’da çok açık bir ifade ile göstermektedir.’’ Bizi doğru yola hidayet et. O yol ki, asla gazabına uğramamış ve delalete düşmemiş halis kullarına inam ettiğin yola ilet.’’ Allah kullarına yol haritasını açık bir şekilde ifade ettikten sonra olara kendi iradesiyle seçme hakkını verir.

Allah’ın bu nimetleri karşısında oldukca nankör olan insan kendini mustağni görerek, Allah’ın koymuş olduğu sınırları çiğneyerek, Allah’ın kullarına zülm etmeyi hedef alır ve Allah’a ortak koşarak da nefsini ilahlaştırır.

Nefsine zulmeden insan başkalarına zulmetmekten de zevk alır.

Kur’an-i kıssalara bakıldığında, nefislerini ilahlaştıran Firauvnlar, Nemrutlar, Karunlar ve Calutlar insanların kanları ve onların malları üzerinde saltanat yaparak çok acı ve oldukca kötü bir miras gelecek nesillere bırakmışlardır.

Günümüzde bu kötü mirası sahiplenmiş olan büyük şeytan Amerika, daha planlı bir şekilde kendisini dost ve ıslahatçı göstererek, İslam ümmetinin kanını Müslümanların eliyle akıtarak, onların doğal kaynaklarına el koymaktadır.

Bölgede ona jandarmalık yapan veya ileri karakolu olan devletlerin idarecilerinin aracılığıyla, senin en yakınına kadar nüfuz etmiş olan Calut (Amerika) senin camini, medreseni, tekkeni ve dergahını kullanarak seni kendine hizmet ettirmektedir.Daha usta bir yapıya sahip olan günümüz Calutları zulüm ve sömürülerini rahatça davam ettirebilmek için Müslümanların manevi hazinesi olan, camileri, cemaatlari, tekkeleri, dergahları, Kur’an kurslarını, medreseleri ve imam hatipleri, laik ve seküler bir sistemin ayakta durmasına sütun olarak kullanmaktadırlar.

İslam ümmetinin kalbi olan bu müesseseleri ele geçirdikleri tarihten itibaren, kendi emellerine hizmet ettirmekteler. Bu manevi merkezler, İslam ümmetinin zulme ve küfre karşı başkaldırı merkezleri olmasına rağmen, baştaki hakim rejimlerin koruması olmuşlardır. Hakikatte bu müesseseler, iman ehlinin ilim, hikmet, marifet ve manevi bir kimliği elde etme mekanı  ve zulme karşı çıkış ve baş kaldırı merkezleridir. Ama ne yazık ki siyasi bilinçten yoksun, ileriyi göremeyen Müslümanların saflığından istifade eden zalim güçler, dostları ve müttefikleri olan badem bıyıklı batının beğendiği liderlerle ve görevlilerle meydanlardan, televizyonlardan ve bu müesseselerden oldukça cazip konuşmalar yaptırarak, yapmış oldukları zulmün faturasını bir başka yere çıkartırlar. Müslüman’ı Müslüman’ın eliyle öldürürler ve faturayı yine Müslüman’a çıkartır ve bu ülkelerde güven yoktur diyerek, ıslahatçı bir eda ile İslam beldelerine asker çıkartırlar. Yapmış oldukları cinayetleri meşru bir sebepmiş gibi ortaya koyar ve NATO’yu da arkasına alarak mukaddes İslam beldelerini işgal ederler.

Günümüzde bunların örneği oldukça açık bir şekilde görülmektedir. Ancak Suriye’deki savaş Müslümanların kafasında soru işareti yaratmaktadır.    

Eğer ciddi, samimi ve tarafsız bir bakışla, Suriye’deki olayları mercek altına alıp inceleyecek olursak, kafalardaki birçok soru cevabını bulacaktır.

Suriye olayını biraz tarihe giderek oradan ipucunu alarak bugüne gelelim:      

Birinci dünya savaşından sonra zalim ve hakim güçler, Lozan’da toplandılar. Bu toplantıda çizmiş oldukları dünya haritasıyla kendilerine uygun bir dünya düzeni kurdular ve bu düzene doksan yıl bir ömür biçerek, doksan yıl sonraki yeni dünya düzeninin de haritasını o gün çizmiş oldular. Bu çizilen haritada İsrail’in gayri meşru devleti kurulmadan önce, onun yerini Nil ile Fırat arasındaki harita üzerinde belirtmiş oldular. 1948’de  kurulan gayri meşru İsrail devleti, devlet olmalarına imza atan devletlerden, kendilerini bu topraklar üzerinde koruma sözünü aldılar.

Büyük İsrail devletinin kurulması ve Ortadoğu’daki yeni dünya düzeninin uygulanmasının saati gelmişti; ancak akıllarının kenarından bile geçmeyen İran İslam Devrimi bunların tüm planlarını alt üst etmişti. Bu beklenmedik devrim karşısında şaşkına dönen küfür cephesi, Saddam aracılığıyla İslam’ın parlayan nurunu söndürmek için savaş başlattılar. Sekiz yıl süren bu savaşta yenilgiye uğradılar. Resul’ün temiz soyundan Ali ile Zehra’nın evlatlarından ve Hüseyni mektebin yiğit komutanı İmam Humeyni’nin ve bugün onun takipçisi olan müminlerin emiri Ayetullah Hamaneyi’nin (Allah gölgesini bizim üzerimizde devam ettirsin) yiğitçe küfrün karşısında duruşları, İslam ümmetinde uyanışı ve direnişi canlı tuttu. Bu direniş ve uyanış küfür cephesinin sömürgesi olan, Ortadoğu’yu kaybetme korkusunun dozunu biraz daha artırdı. Gayri meşru İsrail devleti, 1948’de imza veren devletleri sıkıştırarak gelişmekte olan İslami uyanışı engellenmesini ister. Bu istek üzere yeni bir proje ve yeni bir siyasetle, Ortadoğu’ya demokrasi adı altında dökecekleri kan üzerinde, emellerine kavuşmak için plan hazırlamış olurlar.

Planlarından biri olan Türkiye’nin bugün başta bulunanları, daha öncelerden hazırlanarak Müslümanlara kabul ettirildiler. Kabul ettirdikleri bu şahıs ve partisini hükümet ederek bölge jandarmalığına tayin ettiler ve model olarak da İslam dünyasına sundular. Böylece uyanmakta olan Müslümanları, yeniden aldatarak uykuya sokma mücadelesini başlattılar. Önce İslam toplumunda değerini yitirmiş olan dostları Saddam’ı ipe çektiler. Sonra Mubarek’i komaya soktular ve Libya Cumhurbaşkanı Kaddafi’nin cesedini parçaparça ederek batının yenilmez bir güc olduğunu hasta kalplere kabul ettirdiler.

Ama müminler, bu eylemlerinin korkaklıklarının ve acizliklerinin ifadesi olduğuna inanırlar ve batının da yıkılmak üzere olduğunu bilirler. Batılılar zaferden değil korkudan ıslık çalıyorlar. Ama ne yazık ki saf Müslümanlar, bunların korkularından çalmış oldukları ıslığı yiğitliğin işareti kabul ederler. Muslümanların bu saflığından istifade eden şer güçler, kendilerine bir kahramanlık edası vererek, öldürmüş olduklarını diktatör ilan ederler ve kendilerinin halkın yanında olduklarını göstermek isterler.

Ayrıca bölge jandarmalığına tayin etmiş oldukları Tükiye devletine vermiş oldukları görev, üzerine kırmızı çizgi çekmiş oldukları ülkelere, dostluk elini uzatmasını ve kardeş ülkeler olduklarını ilan etmelerini isterler. Bu gerçekleştikten sonra, işçi ve işveren adı altında bu ülkelere girerek, halkı yönetime karşı örgütlemesini isterler. Ayrıca Ortadoğu halklarının zaaf noktası olan İslami kimliği öne çıkararak, İsrail’e karşı tavır takınmasını isterler. Türkiye’deki insanları kazanmak için, onları midelerini ve akıllarını madde ile refah bir hayatla satın alınmasını isterler. Böylece bölgede şüphe edilmeyecek bir konuma gelmesini isterler ki, örgütlemiş olduklarını sokağa aldıklarında, tepki almamış olsunlar. Bu görevleri, vech-i ehsen yerine getiren Türkiye, Libya’daki petrolün batıya akmasını başarıyla gerçekleştirmiş olur. Bu başarısından dolayı ensesini okşayarak Suriye’yi de halletmesini isterler. Bu ülkelerde uyguladıkları bu planı Suriye’de de uygulayarak, Beşar Esad’ı devre dışı bırakıp kendilerine itaat edebilecek bi yöneticiyi başa getirilmesini isterler. Burada asıl hedef, İslami uyanışın can merkezi ve İsrail’in korkulu rüyası olan Hizbullah’ın İran’la olan bağını ve ilişkisini keserek etkisiz hale getirmektir. Buna binaen Amerika’nın emri üzere Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ın yardımlarıyla muhalif cepheye silah vererek, sokak eylemleriyle kan dökmelerini isterler. Hedefleri Beşar Esad’ı indirip Amerika’ya itaat edecek birini başa getirmektir. Ve İsrail’in derin bir nefes almasını ve güvencesini sağlamaktır.

Eğer halktan yana olduklarını iddia ediyorlarsa bu şer güçler neden Bahreyn’de halkın yanında yer almıyorlar? Yoksa orada bir diktatör tarafından dökülen kanlar mazlum insanların kanı değil midir? Yoksa bunlar Muhammedi (s.a.a) İslam’ın taraftarı oldukları için mi oradaki kıralı desteklemekteler? Evet doğru olan budur!

Arap baharı adı altında gizlemiş oldukları menfur siyasetin hedefinde, Velayet ekseninde gelişmekte ve yayılmakta olan Muhammedi (s.a.a) İslam’ı engellemek ve yerine batının hizmetinde olabilecek laik, demokratik ve seküler bir İslam anlayışını Arap dünyasına kabul ettirme mücadelesi bulunmaktadır. Caluti bir zihniyete sahip olan günümüzün zalim ve sömürgeci güçleri, Suriye’yi hedef alarak, Müslümanların eliyle İsrail’in güvencesini garanti etmek  arzusundalar. Kendi taraftarları olanlara gereken lojistik desteği vererek, çıkarmış oldukları kargaşalarla ümmet kanını dökerek, İsrail’in güvencesini sağlarlar. Emirlerine almış oldukları dünya medyasıyla, zalimi mazlum, mazlumu da zalim göstererek işlemiş oldukları cinayetlerin üstünü örtmeye çalışmaktalar. Caluti siyasetin takipçileri olan günümüz diktatörleri, ellerinin altında bulunan medya ile halkın yanında olduklarını ilan ederken, diğer yandan diktatör Suudi kralıyla Bahreyn kralıyla, Ürdün kralıyla, Katar kralıyla ve diğer krallarla el sıkışarak mazlum milletlerin kanını içmekteler. Artık bu oyunbazların oyunları, imanı aşka dönüşmüş velayet çizgisinde hareket etmekte olanları aldatamayacaktır ve İslami uyanışı da durduramayacaklardır.

Mazlum konumundaki zalim:

Nefislerine zulmeden kimselere melekler, canlarını alırken: Ne halde idiniz (halbuki Müslümanlar idiniz niçin kafirlerin saffında yer aldınız?) dediler. Bunlar: Biz yeryüzünde zayıflardandık diye cevap verdiler. Melekler de: Allah’ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya! dediler. İşte onların barınağı cehennemdir, orası ne kötü bi gidiş yeridir.’’ Nisa/97

Önemli ve hayati bir konuyu işlemekte olan bu ayeti celile bir kaç konuya işaret ederek mazlum iken zalimlerle beraber olup acı bir haberin muhatabı olurlar ve gidecekleri yerin haberi de onlara verilir. Müslüman oldukları halde, Müslümanlarla beraber hareket etmeyen ve mal ve mülkünün aynı zamanda canının zarar görmemesi için müşriklerin yanında ve onların saffında yer alanlar, mazlum konumunda iken zalim konumuna düşmüş olurlar. Kibir ve zenginliklerini öne çıkararak Talut’un komutanlığına razı olmayan Ben-i İsrailoğulları gibi, veya Müslümanların yanında ve saffında yer almayan ve onlarla birlikte hareket etmeyen ve Müslüman oldukları halde Mekke’de müşriklerle beraber aynı safta yaşamayı tercih edenler gibi, günümüz Müslümanlarının konumu da onlara benzer.

Nasıl ki Müslüman oldukları halde büyük şeytan Amerika’nın yanında ve onun müttefiki olma ve onun saffında yer almayı izzet bildikleri gibi. Diğer yanda ilahi kelimetullahın hayata hakim olması için ve mazlumların hakkını savunmak için müstekbirler karşısında vakarla duran komutan Ali Hamaney’in ve onunla beraber olan müminlerin yanında yer almayı kendilerine yakıştırmayanlar, zalim ve diktatörlerin yanında yer alanlar, hem bu dünyada oldukça itibarsız bir yaşam sürdürecekler, hem de ahirette gidecekleri yerin haberi yukarıdaki ayetle verilmektedir.

Mazlum ve Mustazaf

Küfre ve zulme karşı kıyam etme imkanı olmayan hicret etme imkanına da sahip olmayan; ama küfrün ve zulmün saffında yer almayan, imanından ve akidesinden dolayı zulme uğrayan kimseler mazlum hükmündedir. Veya zalim ve sömürgeciler tarafından vatanları işgal edilmiş ve tabii kaynaklarına el konunmuş ve vatanlarından göç ettirilmiş olanlara da mazlum ve mustazaf denilmektedir. Zalim ve sömürgecilere boyun eğmeyen; ama onlarla savaşacak gücüde bulunmayan kimseler de mazlumdur. Savaşma gücü olmayan veya savaşma gücünü kaybetmiş olan kimseler de mazlum sayılmaktadır. İnsanlık tarihi bu sahnelere şahittir ve günümüz insanı da bu sahneleri gözleriyle görüp kulaklarıyla duymaktadır.

Netice olarak, Talut ve Calut başlıklı bu makalenin metninde yer alan aktörler şöyle beyan edilmiştir: Her çağ’ın zalimleri, diktatörleri ve onlara uşaklık yapanlar. Dinlerinde tefrikaya düşmüş ve parça parça olmuş mazlum konumundaki zalimler. Hakk cephesi belli olduğu halde kibirlenip makamları uğruna hakk’a yüz çeviren dönekler. Allah yolunda cihad etmek için tayin edilmiş komutan ve onun etrafında imanları aşka dönüşmüş müminler, okuyucuya, dinleyiciye ve izleyiciye makalenin metnini sahneleyip sunmaktadır.

Muhammed Avcı / Taha Haber

EN ÇOK OKUNANLAR
YAZARLAR
EN ÇOK YORUMLANANLAR
ARŞİV
ANKET

Site Haritası RSS Beslemeleri