TAHAHABER haber, haberler, ehli beyt haber

    Kuvvetli Sağanak
    Diyarbakır
    19°C
    Parçalı Bulutlu
    Batman
    24°C
    Parçalı Bulutlu
    Van
    15°C

Hakikatı Muhammediyye ve Esmaların Sırrı

Gökteki İlâh da, yerdeki İlâh da O’dur. O, hakîmdir, her şeyi bilendir.
2012-09-22, 12:51:53
6 Yorum
Hakikatı Muhammediyye ve Esmaların Sırrı

Hakikat-ı Muhammediyye Ve İlahi Esmaların Sırrı

EL-ESRARUL ESAMA-UL İLAHİYYE FİL HAKİKAT-İ MUHAMMEDİYE

RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAH ADIYLA

Elhamdu lillahi Rabbi’l-Alemin, Ves-salatu vesselamu ala Resulillahi Hatemen-nebiyyin. Ve ala alihit-tayyibine’t- tahirin . Ve lanetullahi ala e’daihim ecmein, minel-ane ila kıyami yevmi’d-din.

Hamd alemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Salat ve selam iki cihan serveri, peygamberler peygamberi, dininin tebliğcisi, sırrının koruyucusu Mevla’mız Ebu’l-Kasım Muhammed (s.a.a.) ve O’nun her çeşit hata ve günahtan temiz kılınan Ehl-i Beyt’inin üzerine olsun.

Allah’ın selam ve lütfu, İhsan ve bereketi ve geniş rahmeti üzerinize olsun değerli Cevat Gök cenapları.

Rab olan Allah sizleri aziz kılsın ve makamınızı yüceltsin. Sizleri ve ailenizi geniş rahmeti ile kuşatsın ve seçkin koruması altına alsın. Şüphesiz O kimi koruması altına alırsa zai olmasına izin vermez ve kim de temiz bir niyet görürse onu koruması altına alır.

Allah sizleri ve ailenizi Muhammed Ve Al-i Muhammed’in seçkin Şialarından karar kılsın ve kaim olan muntazarın, yardımcılarından ve ensarından eylesin. (ilahi amin bi hakki Muhammed’in Ve Al-i Muhammed)

Saygıdeğer Üstad Cevat Gök cenapları, Türkiye’de velayet yolunda yapmış olduğunuz gayret ve hizmetlerinizden dolayı sizi kutlar ve mükafatınızın Yüce Allah’ın pak hücceti Hazret-i Kaim (as)’ın mübarek eliyle size sunulmasını Haktan niyaz ederim. Allah sizden razı olsun ve sizleri muhafaza etsin.

Kuran-i Kerimde geçen Allah’ın mukaddes beyanı ve şerefli ayeti olan, “Gökteki İlâh da, yerdeki İlâh da O’dur. O, hakîmdir, her şeyi bilendir ZÜHRUF 84” ayetinin, velayet ile alakasını sormuş ve siz bu hakikati benden daha iyi bilmenize rağmen benim buna şerh yapmamı rica etmiştiniz. Ben de sizin aziz makamınıza ihtiramen bu konuda beyan ve şerh sunmuştum. Sonra siz aziz cenapları bir name daha göndererek, Kuranı Kerimde gecen Allah’ın, “Her canlı şeyi sudan yarattık. Hâlâ inanmazlar mı?” (Enbiya,21/30) beyanı olan mukaddes ayetinin velayet ile olan rabıtasını sordunuz.

Allah sizden razı olsun ve sizi rıza ve kurb makamına ulaştırsın. Andolsun onun rıza ve kurb makamının ilk şartı teberradır, sonra tevelladır. Teberra rıza makamının kapısıdır ve tevella kurb makamının kapısıdır. Ben derimki, ilk kapıda kul teberrasını ikrar edip hakka teslim olmadıkça, amelleri ondan kabul edilecek değildir. Çünkü teberra kalbi şüphe ve şekten, tereddüt ve ikiyüzlülükten arındırır. Bu hakikat, Yüce Allah’ın kitabında beyan etmiş olduğu mukaddes ayette aşikar olduğu gibidir.

Ve Allah buyurdu (İlla men etallahe bi kalbin selim) “Allah’a arınmış bir kalp (kalb-i selim) ile gelen başka.”(ŞUARÂ - 89)

Saygıdeğer üstadım Ağa Cevat Cenapları, Allah’ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun.

سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الآفَاقِ وَفِي أَنْفُسِهِمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُ الْحَقُّ أَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ أَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ.

“Biz onlara afakta (arz, sema ve kâinatlar) ve kendi nefislerinde ayetlerimizi göstereceğiz, nihayet onlar için gerçek olduğu, apaçık belli olacaktır. ”[Fussilet 41/53:] Bu ayet Hakikat-i Muhammediye’nin nuru ve ruhu olan Muhammed ve al-i Muhammed’in evladı, varisi ve kıyam edecek olan İmam Sahibul Zamana işarettir. Allah onun zuhurunu acil kılsın.

وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاء كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ أَفَلَا يُؤْمِنُونَ

ve cealnâ minel mâi kulle şey’in hayy (hayyin), e felâ yu’minûn (enbiya 30.ayet)

Ben derim ki “Her canlı şeyi sudan yarattık, Hâlâ inanmazlar mı? “(Enbiya,21/30) ayetinde gecen su kavramı hakikat-i Muhammediye’nin velayet nurudur ki, bunda hiç sek ve şüphe yoktur.

Çünkü Muhammed ve al-i Muhammed (On dört masum) , ilahi iradenin zuhur ettiği yer, Allah’ın
arzusunun müfessirleri ve hilkatin mucib sebepleridir. Onlar tek nur ve tek ruhtur ve Allah’ın ismi azamıdır.

Ey aziz can! Ey Muhammed ve Al-i Muhammed Şiası! Bir çok değerli hadis eserlerinde, Muhammed ve Al-i Muhammed’in yaratılışından ve bu yaratılışın esası olan Allah’ın Nuru olan Muhammed ve al-i Muhammed’in nuru imamların buyruklarında sık sık dile getirilmektedir.

İmam Muhammed Bakır Aleyhisselam buyurdular: Subhan olan Allah vahdaniyetinde birdi. Sonra bir kelime konuştu ve nur oldu. Sonra o nurdan Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Alihi Vesellem’i, İmam Ali Aleyhisselam’ı ve İmamlar Aleyhimusselam’ı yarattı. Sonra bir kelime konuştu ve ruh oldu ve o ruhu o nurun içinde karar kıldı. O nuru da bizim bedenlerimizde karar kıldı. Biz Allahın ruhu ve kelimesiyiz. Bizi mahlûkatıyla kendi arasında hicabı olarak karar kıldı. Biz daima yeşil arşının gölgesinde tesbih edenlerdik. Gören hiçbir göz yokken, güneş ve ay yokken, biz onu tesbih ediyorduk. Sonra Şialarımızı yarattı. Şiaların Şia olarak adlandırılma sebebi, bizim nurumuzun şuasından (ışığından) yaratılmalarıdır. (Bihar-ul Envar 23 / 25 )

Ey aziz can! Ey Muhammed ve Al-i Muhammed Şiası! Bu mukaddes beyan ve buyruk üzerine ben derim ki; ilk yaratılan nur Hakikat-i Muhammediye’nin nurudur. Ve bu nurun sırrı İsmi Azamdır ve varlık alemine zat-ı akdesin Hayy ve Kayyum sıfatı ile tecelli ettiler. Hayy esma ve sıfatı ile hayat ihsan ettiler. Ve Kayyum esması ve sıfatı ile de varlık alemini mamur ve kaim karar kıldılar.

Bunun için İmam Mehdi (as)’a kaim denilmektedir. Ona kaim denilmesindeki ilahi sır sürekli kendi mukaddes zatı ayaktadır diye değil, aksine mukaddes zatı itibarı ile aleme hayat ihsan etmesi ve varlık aleminin sürekli ayakta durmasında esas olduğu içindir. Nitekim bu konuda gelen rivayetlerde;

Muhammed bin Fazl der ki: İmam Rıza aleyhisselam’a : yeryüzü imamsız olabilir mi? diye arz edince şöyle buyurdu:

İmam Ebu Abdullah Aleyhisselam’dan bize rivayet ulaşmıştır ki, eğer yeryüzü imamsız olursa, ehlinin üstüne çöker. (Çünkü imam ilahi Kayyumiyet’in sırrı ve mazharıdır) Sonra şöyle buyurdu: Yeryüzü imamsız kalmaz, eğer kalsa parçalanıp yok olur.”Ben derim ki bu mübarek hadis-i şerif, beyanımı aşikar bir şekilde desteklemektedir ve bu beyan haktır…

KAYYUMİYET

ALLAHIN EL–HAYY ve EL–KAYYUM ESMA VE SIFATI ÜZERİNE

Ey aziz can! Ey Muhammed ve Al-i Muhammed Şiası! El-Hayy ve El-Kayyum; Allah’u Teâlâ’nın esma-i ilâhîsinden iki ismi şerifleridir.

Hayy: Diri, hayat sahibi, dilediği varlıklara hayat bahşeden manasını taşır.
Kayyum: Başlangıç, nihayet ve yeniden oluş gibi hallerden münezzeh, ezelden ebede kaim ve daim diri ve var olan kendi varlığı ile kaim (kıyam bi nefsihi) Cenabı Hakkın zatının azametini ifade eder.

Ey aziz can! Ey Muhammed ve Al-i Muhammed Şiası! O halde bil ki tüm varlık alemi Kayyumiyet’in tecellisi feyz ve bereketi iledir. Ve bu tecelli Allah’ın zatının aynası olan Muhammed ve al-i Muhammed’in velayet nuru iledir. Ve tecellinin ismi Kayyumiyettir ve Ben derim ki Kayyumiyet Cenabı Hakk’ın ezelî ve ebedî olması, daimî mevcudiyeti ve Bakiliği’dir.

Ey aziz can! Ey Muhammed ve Al-i Muhammed Şiası! Hayatiyet bahşedilen cümle varlık, Kayyum ismi şerifinin tecellisi ile; her varlık kendi cinsinin yaratılışı icabı ayakta, kıyamda durur. Kâinattan bir dakikacık Kayyumiyet kesilse kâinat mahvolur. Allah’u Teâlâ her yarattığı ve hayat bahşettiği varlığa, mukadder olan zamana kadar durması için sebeplerini ihsan etmiştir. Onun için her şey Hakk ile kaimdir. Allah’u Teâlâ hayat sahiplerine yaratılışlarındaki hikmete göre bir hayat vermiştir.

Meselâ, otlar, ağaçlar, cümle nebatat hayat sahibidir. Onlar, hayatları Hayy ism-i şerifinin tecellisi ile devam ederken, Kayyum ismi şerifinin tecellisi ile kıyamdadırlar.

Çünkü onlar da doğar, yer, içer, büyür, ürer ve nihayet ölürler.

Hayatlarını idame ettirecek bilgileri de vardır. Bir alete, bir vasıtaya muhtaç olmadan kendilerine yarayanı yaramayandan ayırt edebilirler. Faaliyetleri vardır, havada, suda, toprağın derinliklerinde, büyümesine, üremesine yarayan maddeleri arar, bulur, kendilerine çeker ve hazmederler. Ve insanlar ve hayvanlar için faydalı pek çok çeşit gıda, deva, bilinen ve bilinmeyen daha binlerce çeşit faydalı nimetler olarak kâinatta yerlerini alıp kendilerine verilmiş rollerini sergilemiş olurlar.

Cümle nebatatı Halik ismi şerifi ile yaratan, Hayy ism-i şerifi ile onlara hayat bahşeden, Kayyum ism-i şerifi ile takdir edilen zaman kadar onların kıyamlarını lütfeden Mevlâ, görüyoruz ki Rezzak ism-i şerifinin muktezası gıdalarla besliyor ve bu besin maddelerini alabilecek anlayış, seziş veriyor ki, nebatat o şuurla kendine lazım olan besini, toprağın içindeki mineralleri ve ihtiyacı olan su vs.yi buluyor ve bunları kendine has bir keyfiyetle hazmediyor.

Allah’ın izni ve dilemesi ile o şuur sahibi olmayan nebatat, sanki şuurlu bir varlık gibi sebepler dairesinde hayatını devam ettirebiliyor. Böylece her biri çeşit çeşit nimet-i ilâhî olarak insanlara kendini takdim ediyor ve adeta “Ben senin için varım, benden istediğin gibi yararlan, benim vazifem burada bitti, bundan sonrasını sen düşün. Bugün ben senin için bir nimetim fakat unutma ki, nimetin hakkına riayet etmezsen ileride senin için bir mihnet olur, azaba, cezaya sürüklenmene sebep olurum, Ey aziz can! Ey Muhammed ve Al-i Muhammed Şiası! Rabbimin “Eğer şükrederseniz, elbette siz (nimetimi) artıracağım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.”

وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِن شَكَرْتُمْ لأَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِن كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ

Ve iz te’ezzene rabbukum le in şekertum le ezîdennekum ve le in kefertum inne azâbî le şedîd(ibrahim 7 ayet)bu mukaddes ayetinin fermanını unutma!” der. Bir nebat ki, insana gıda olur, aynı nebat sırası gelir evine dolap, kapı vs. olur, aynı nebat ateş olur seni ısıtır veya yemeğini pişirir veya ışık olur, karanlıklarda ömrünü aydınlatır velhasıl bir ağaç ki, nimet içinde nimet olur. Yüce Yaratıcı, hikmetle sanatının eseri olan nebatata ihtiyacı kadar, vazifesini yapmasına yetecek kadar şuur vermiş, o da üzerine düşen vazifeyi bihakkın ifa etmiş, rolünü oynamış hâl diliyle, adeta “bundan sonrasını sen düşün” mesajını vermektedir. Hayvanata bakıldığı zaman, onlardaki hayat ve hayattaki rollerinin, anlayış ve sezişlerinin nebatata kıyasla daha farklı ve üstün olduğu görülür. Çünkü hayvanlarda fazladan duygu da vardır. Görür, işitir, hareket ederler. Nebatatta bu duygular yoktur. Bunun için hayvanat nebatatta hâkimdir.

Hayvanatta görülüyor ki, Allah’u Zülcelal’ın, Halik-Hay-Kayyum-Rezzak-Rab- Basir-Semi’-çok cüzî olarak da Alim ism-i şerifleri tecelli etmiştir. Yaratılışları icabı her mahlûkun kendine has bir hayat tarzı vardır. Kimi karada, kimi denizde, kimi havada yaşamlarını sürdürürlerken kendi ihtiyaçlarına uygun gıdalarla Yüce Rezzak tarafından beslenirler. Onlar da doğar, büyür, ürer ve nihayet ölürler. Her şeyde olduğu gibi bunlar da takdir edilen zamana kadar yaşar, yine Allah’ın takdiri ile Mümit ismi şerifinin tecellisiyle ölürler.

Kâinatta makro âlem de denilen, dünya, güneş, ay, yıldızlar, bütün galaksiler de Hay ve Kayyum olan Mevlâ’nın tecellisi ile bir ahenk, düzen, intizam içerisinde kaimdirler.


Her varlık Allah’ın Hayy ve Kayyum esmasının tecellileriyle hayatta kalabilir ve kıyamda durabilir. Şöyle ki; Allah (c.c), Halik ism-i şerifi ile halk ettiği mahlûkatına Hayy ism-i şerifi ile hayat bahşetmiş yani onları diri kılmış ve Kayyum ism-i şerifi ile de kıyam yani ayakta durabilme diyebileceğimiz bir zindelik, Kayyumiyet bahşetmiştir onlara. Bu, en küçükten en büyüğe cümle varlıkta tecelli eden bir hâldir ki, Hayy ism-i şerif ile diri olan varlıktan Kayyum ism-i şerifi bir an çekilse o canlı yaşar fakat canlı cenaze gibi olur. Ölmemiştir fakat adeta stop etmiş araba gibidir. Olduğu yere yığılı kalır, buna insanlara felç denir. Daha ileri derecede olursa, şuurunu da yitirip kıpırdamaz hale gelirse bitkisel hayat denir. İster hayvanlarda, ister bitkilerde olsun, durum bunun benzeridir. Mevlâ’nın Kayyumiyet’ini yani kaim olan İmamın varlığını çektiğinde tüm varlık alemi, dünya, güneş, ay, yıldızlar vs, durum çok feci olup her
şey yerle yeksan olur. Hiçbir şey yerinde kalamaz, hayat gider ve varlık alemi kahrolur; Ki bu sebeple İmam Rıza (as) yeryüzü imamsız kalmaz, eğer kalsa parçalanıp yok olur, buyurur.

Ey aziz can! Ey Muhammed ve Al-i Muhammed Şiası! Demek ki dünyamız ve diğer gezegenler ve tüm varlık alemi ahenk içerisinde, yerli yerince seyrine devam ediyorsa, bu, Hay ve Kayyum olan Yüce Mevlâ’nın bu isimlerinin tecellisi olan Kayyumiyet sıfatı ile oluyor, çok düşünmek lazım Kayyumiyet’in mazharı olan kaim olan imamın makamını ve arasında ki kutsal bağ ve rabıtayı.

İnsana gelince; Kur an-ı Kerim’de:

وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا مِنْهُ ۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍيَتَفَكَّرُونَ

Ve seḣḣara lekum mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ardi cemî’an minhu inne fî zâlike leâyâtin likavmin yetefekkerûn

“O, göklerde ve yerde ne varsa, hepsini kendi katından size boyun eğdirmiştir.” (Casiye 13)

وَسَخَّرَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالْنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالْنُّجُومُ مُسَخَّرَاتٌ بِأَمْرِهِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ

Ve sehhara lekumul leyle ven nehâre veş şemse vel kamer(kamere), ven nucûmu musahharâtun bi emrih, inne fî zâlike le âyâtin li kavmin ya’kılûn

“O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi.Yıldızlar da O’nun emrine boyun eğmiş durumdadırlar. Şüphesiz bunda akıl eden topluluk için ibretler vardır.” (Nahl 12)

وَالْبُدْنَ جَعَلْنَاهَا لَكُم مِّن شَعَائِرِ اللَّهِ لَكُمْ فِيهَا خَيْرٌ فَاذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ عَلَيْهَا صَوَافَّ فَإِذَا وَجَبَتْ جُنُوبُهَا فَكُلُوا مِنْهَا وَأَطْعِمُوا الْقَانِعَ وَالْمُعْتَرَّ كَذَلِكَ

سَخَّرْنَاهَا لَكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

Vel budne cealnâhâ lekum min şeâirillâhi lekum fîhâ hayr, fezkurûsmallâhi aleyhâ savâff, fe izâ vecebet cunûbuhâ fe kulû minhâ ve at’ımûl kânia vel mu’terr, kezâlike sahharnâhâ lekum leallekum teşkurûn.

Kurbanlık develeri de sizin için Allah’ın işaretlerinden kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır. Onlar (kesilmek üzere) bağlı olarak ayakta dururlarken üzerlerine Allah’ın adını anın. (Kesilip) yanları üstüne düştüklerinde artık onlardan yiyin; kanaat ed(ip istemey)ene ve isteyene de yedirin. İşte böylece onları sizin emrinize verdik. Olur ki şükredersiniz.(Hac 36)

وَذَلَّلْنَاهَا لَهُمْ فَمِنْهَا رَكُوبُهُمْ وَمِنْهَا يَأْكُلُونَ وَلَهُمْ فِيهَا مَنَافِعُ وَمَشَارِبُ ۖ أَفَلَا يَشْكُرُونَ

Ve zellelnâhâ lehum feminhâ rakûbuhum veminhâ yekulûn Velehum fîhâ menâfi’u ve meşâribu efelâ yeşkurûn

“Bu hayvanları onların emrine verdik. Onların bazısını binek olarak kullanırlar, bazısını besin olarak yerler. Bu hayvanlarda onlar için nice faydalar ve içilecek sütler vardır. Hâlâ şükretmezler mi?” (Yasin 72-73)

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ

Vemâ halaktu-l cinne vel-inse illâ liya’budûni

“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat 56) diyen Allah, insana ne derece bir değer verdiğini ilan ediyor.

Ey aziz can! Ey Muhammed ve Al-i Muhammed Şiası! Evet, her şeyi insan için yarattım demek ne demek?

İnsan bu mesajlara kulak verip birazcık düşünse mesuliyetinin ne denli olduğunu–kısmen de olsa- idrak eder. Evet, ciddiyetle düşünmek gerekir ki, yer, gök, içindeki cümle yaratıklar insan için yaratılıp hayat bahşedilmiş ve Yüce Mevlâ, Kayyumiyet ‘i ile onların hayatlarının devamını sağlayıp hepsini insanların emrine musahhar kılmış.

Mevlâ’nın bildirdiği bu gerçeği, bizzat yaşıyoruz ve şahit oluyoruz. Kâinatın hizmet ettiği, emrine amade olduğu varlık olan insanoğlunun Allah’u Zülcelâl ’in sıfatları ve esma-i ilâhisi ile olan durumu daha farklıdır.

Öyle ki, Allah (c.c), insanı bütün esmasına makes eylemiş veya makes olabilecek fıtratta yaratmış diyebiliriz. Allah (c.c), kulunda esmasını görmeyi murad etmiş. Kul, cüzî iradesini yerinde kullanır da Rabbinin sıfatlarını ve esmasını tanıyıp üzerine çekmeye gayret ederse, gayreti nispetinde Rabbine yaklaşmış, esma-i ilâhînin tecellilerine mazhar olmuş olur. Böylece o da, öbür varlıklar gibi üzerine düşen kulluk vazifesini bu şuur içerisinde ifşa eder. Biiznillah!

İnsan diğer varlıklar gibi değildir. Varlığının değeri nispetinde vazifesi ağır ve ciddidir. İnsanlar ve cinler dışında hiçbir varlık imtihan olma durumunda olmadıkları için vazifelerini yapmalarına engel olacak nefisleri de yoktur.

Ey aziz can! Ey Muhammed ve Al-i Muhammed Şiası! Yüce Allah, halk ettiği, Hayy ism-i ile hayatiyet bahşettiği kullarından kendisini bilmelerini, bilip bunca ihsanına karşı minnettar olup şükretmelerini talep ediyor. İnsan ki, üzerinde Mevlâ’nın pek çok lütufları, ihsanları mevcuttur. Üzerinde cebren verilmiş pek çok esma-i ilâhînin tecellileri bulunmakla beraber, fıtratında dercedilmiş, ondan beklenilen kemale ulaştıracak ve dünya ve ukbasına yararlı olup iki cihan saadetine erdirecek pek çok esma-i ilâhînin tecellilerini kesben (kazanarak) üzerine çekebilecek istidat ve kabiliyettedir.

Bu üstünlük, yani böyle bir istidadı Mevlâ yalnız insana lütfedilmiştir.
Ey aziz can! Ey Muhammed ve Al-i Muhammed Şiası! Şurası bir gerçek ki, bu istidatlar değerlendirilip hakkı gözetilmez, çar çur edilirse o zaman da sorumluluğu büyük olacaktır.

Ey aziz can! Ey Muhammed ve Al-i Muhammed Şiası! İnsanın bir cismi bir de ruhî yönü vardır. Bilindiği gibi biri zahir, biri batın veya biri dünyaya diğeri ukbaya bakan yönleri diyebileceğimiz iki şeyden müteşekkildir. 

Konumuz olan esma-i ilâhîden Hayy ve Kayyum ism-i şerifleri de insanın hem maddesiyle hem de mana âlemiyle irtibatlıdır. Şöyle ki:

Nebatat ve hayvanatta bu isimlerin tecellisini bir nebze görmeye çalıştık. Gördüğümüz kadarıyla nebatat, hayvanat ve kâinattaki cümle gezegenler vs., Yüce Mevlâ’nın Hay ismi ile hayat bulmuş cümle varlıklardaki hayatın devamı, akışı, idare edilişleri, her varlığın kendine has vazifelerini ifa edişleri, bir ahenk içinde hayat sahiplerinin hayatını sürdürmeleri ki, işte bu muhteşem sarayın Halik’ini, Sani’ini, Zülcelâl ’in Kayyumiyet ‘ini ilan eder. Her şey, bozulmadan, hiç şaşırmadan, birbirleriyle çarpışmadan vazifesini yapıyor. Nasıl da düzenle, nizamla idare ediliyorlar!

Ey aziz can! Ey Muhammed ve Al-i Muhammed Şiası!

İnsan birazcık düşünse! Üzerindeki esma-i ilâhînin tecellilerini. Allah cümle ehl-i imana, bizlere de feraset ihsan eylesin.

İnsan Üzerindeki esma-i ilâhînin tecellilerini anlayabilmesi için Muhammed ve al-i Muhammedin seçkin Şia’larından olması şarttır. Çünkü tevhid-i efalinin üç merhalesinin marifetine ve sırrına ermesi gerekir ve o da ilahi basiret, ilahi şuur ve ilahi idrak ile olur. Bu üç makam Muhammed ve al-i Muhammed’in Şialarının makamlarındandır. Ve Müslüman bu üç ilahi makama ermedikçe tam ve kamil bir mümin olamaz.

İlahi basiret, ilahi şuur ve ilahi idrak makamına eren kişi, Allah’ı marifetullah ile tanımış olur. Ve marifetullaha erecek kişinin de tevhid-i efalinin üç merhalesinin (Tevhid-i Efali: Allah’ın zatında tevhit, Allah’ın isimlerinde tevhit ve Allah’ın sıfatlarında tevhit) sırrına ve hakikatine ulaşır. (Bu konu risale-i aşk adlı risalemde seyr-i suluk ve aşkın mertebelerinde geniş bir şekilde açıklanmıştır)

Ey aziz can! Ey Muhammed ve Al-i Muhammed Şiası! O halde konumuza tekrar dönelim;

Fıtratlara konan, peşinen verilen nimetleri bir düşünsek ki, hepsinin esma-i ilâhînin tecellileri olmasıyla beraber yine Hayy ismi ile hayat bulan bunca aza ve cevahirimizin Kayyum ism-i şerifi ile de idare olduklarını göreceğiz. Mesela Basir ism-i şerifinin tecellisi ile gören göz, Kayyum ism-i şerifi ile idare edilip Hayy ismi ile de hayatiyetini devam ettirir. Buna kıyasla cümle azalarımıza Hayy ismi ile hayat bahşedilmiş, Kayyum ismi ile de kendilerine has vazifelerini yürütmeleri sağlanmıştır. İnsanın kolundan Kayyum ismi çekilse o kol vazifesini yapamaz, felç olur, gözden Kayyum ismi çekilse göz görmez olur.

Demek ki Basir ismi de onunla beraber çekilir. Çünkü gözdeki hücreler çalışmayı durdurmuştur. Beyin dediğimiz o muazzam sanat-ı ilâhî ki, orada da durum aynıdır, iç organlarda da. Akciğerlerin, karaciğerin, bağırsakların, böbrek vs.’nin çalışmaması gibi çeşitli arazlar mevcut. Kayyum isminin tecellisinin büsbütün kesildiği aza hiç çalışmaz, böyle durumlarda çoğu zaman telâfisi mümkün olmayan sakatlıklar husule geliyor. Fakat bu ismin tecellisi büsbütün kesilmemişse, o aza kısmen durmuştur fakat zayıf da olsa tecelli devam etiği için arızalı durumdadır. Sebeplere yapışıp tedavi edilirse Biiznillah oraya yine Kayyum ism-i şerifinin tecellisi kuvvetli yansır, insan sağlığına kavuşur.
Bunlar, cismimizle irtibatlı –zahiri- yönü ki, şu üzerimizdeki Nimet-i Uzma‘sını idraklerden aciz olduğumuzu düşünmek gerekir. Allah’ın kâinatta ve dolayısıyla bizim menfaatimize sunulan ve cismimizde rol alan, en küçük hücreden tutun da, bedenimizdeki iç ve dış bütün organlarımızda bu iki ismi şerifi olan Hay ve Kayyum isimlerinin ne denli yeri olduğunu düşünüp Rabbimize karşı engin bir saygıyla minnettar olup şükranlarımızı arz edelim. Bu anlamaya çalıştığımız, anlayıp anlatmaya çalıştığımız, bu mevzuda bilinmesi gerekenin kürede bir zerresi bile değildir. Bu konuyu bir misalle yorumlayacak olursak:

Bir araba kullanılmaya hazır, her şeyi tam olsa da çalışıp yararlanılabilmesi için anahtar veya anahtarın yerini tutacak bir alete lüzum var, aksi halde sanki ruhsuz bir ceset gibi bir işe yaramaz. Bir fabrika düşünelim, her türlü teçhizatı tamam fakat çalışmasını başlatmak için gerekli olan şeyler var. İşte o sırlı olan şifre bilinip devreye girmezse fabrika çalışmaz. Onca teçhizat da sükût eder, kalır. Koskoca galaksiler dönüyor; birbirlerine çarpmadan ve kendi yörüngelerinden milim şaşmadan. Tüm bu esrarengiz hadiseler Yüce Mevlâ’nın Sıfat-ı uzma‘sının, esma-i ilâhîsinin cilveleridir.

Ey aziz can! Ey Muhammed ve Al-i Muhammed Şiası! Allahın Hayy ve Kayyum esmasının kâinatta ve cümle canlılarda rolü sınırsızdır. Bu konu ile ilgili bir de manevî durumumuza bakalım. Şöyle ki;
Her nebat kendine has bir çekirdek veya tohumdan neşet ediyor. Görünüşte cansız gibi olan tohum, toprağın bağrına atılınca hayat buluyor, başta da anlatıldığı gibi pek çok çeşit nimet olarak yararımıza sunuluyor. Aynen bunun gibi alınıp verilen nefesler de tohum mahiyetindeler. O nefesleri alıp verdiğimiz süre içerisinde; hâlen, kalen, fiilen, kalben, fikren, amelen ne halde idik?
İşte ibadet ve taatler, dünya kürresinden ukba yamaçlarına atılan tohumlar misalidir.

Ey aziz can! Ey Muhammed ve Al-i Muhammed Şiası! Kur an-ı Kerim ’deki muhtelif ayetlerden, Efendimiz (s.a.a)’in nurlu mesajlarından anlıyoruz ki, bu dünya ahiretin tarlası mesabesindedir. Öyleyse ukba âleminde Esma-ül Hüsna tüm canlılığı ile tecelli edecek, ukba adına atılan her tohum kendi cinsine göre Hay ismi şerifi ile hayat bulup, Kayyum ismi şerifi ile diri, canlı, en güzel bir şekilde, ahirette oraya has bir keyfiyetle karşımıza çıkıp bütün ihtiyaçlarımıza cevap verecektir.
Kur an-ı Kerim’de ve çeşitli hadislerde ekseri amellerin nasıl bir surete dönüşeceğinin haberleri veriliyor. Bunlardan anladıkları mefhumları da, âlimler bize açıklıyorlar. Meselâ namaz için: Kabirde gına (zenginlik, yeterlik) ve ziya, sıratta nur ve Burak, cehennemden berat, cennete girmeye vize, mizanda yüz aklığı vs. gibi.

Ey aziz can! Ey Muhammed ve Al-i Muhammed Şiası! Bütün bunlardan anlıyoruz ki; Mevlâ, cennetin ve cehennemin tohumlarının neler olduğunu bildirmiş. Her bir günah da, o günahı işlerken alınıp verilen nefeslerin sahibi için ahirette cehennem yakasına atılan tohumlardır ki, Mevlâ’nın takdir ettiği şekilde, oraya has keyfiyette zuhur edip hayat bulacak ve sahibine azap olarak takdim edilecek. Allah u âlem (Allah daha iyi bilir) Esma-ül Hüsna orada da duruma göre tecelli edecek. Hayy ve Kayyum gibi esma-i ilâhî, hem ehl-i cennete, hem ehl-i cehenneme, hem cennet yurduna, hem cehennem yurduna tecellisini devam ettirecek. Çünkü cennette tam bir nizam ve ihtişamıyla capcanlı bir hayat olduğu, pek çok esma-i ilahinin –Hay, Kayyum, Rezzak, Selâm, Nur, Kerim, Rahîm, Rafi, Aziz, Vedud, Veli, Bari, Basir, Semi’, Alim, Bedi’ Cemil vs. gibi- tecellisi ile Yüce Mevlâ’nın cümle güzellikleri zuhur ettireceği, esma-i ilâhîsinin cennete has tecellisi ile Nimet-i Uzma ’sına has, dost kullarına ihsanlarda bulunarak vaadini yerine getireceği gibi; dünyada iken cehennemi tercih eden ve bir ömür isyan, tuğyan, nankörlük, küfür ve zulümlerle cehenneme tohum atan kullara da Kahhar, Celâl, Hafid, Kabid, Müzil (zelil eden) gibi isimlerinin tecellileriyle o âlemin keyfiyetine ve hak ettiklerine göre muamele edeceği muhakkaktır. Cehennemliklerin durumuna düşmekten Rabb’ul Alemin’e sığınırız.

فَاللّهُ خَيْرٌ حَافِظًا وَهُوَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ

fallâhu hayrun hâfizâ ve huve erhamur râhimîn.

“…Fakat Allah koruyucuların en hayırlısıdır ve O rahmet edenlerin en çok rahmet edenidir.” (Yusuf suresi 64.ayet)

Ey aziz can! Ey Muhammed ve Al-i Muhammed Şiası! Velhasıl her nefes sahibinin karşısına hayy ve kaim olarak zuhur edecek çeşitli suretlerde toprağa atılan her cins tohum, zamanı gelip hâsılat elde edileceği gibi, bu ismi şerifler ahiret namına yerlerini alıp belki oraya has bir keyfiyetle daha canlı, daha zinde bir hâsılat olmasını sağlayacak ve kişi çok defa farkında bile olmadan attığı iyi veya kötü, hayır veya şer, nur veya zulmet, zakkum veya cennet nimetleri, cennet huri ve gılmanları veya cehennem zebanileri vs. olarak bütün canlılığı ile yaptıklarının mukabilini karşısında bulacaktır.

Ey aziz can! Ey Muhammed ve Al-i Muhammed Şiası! Demek ki her nefes, Hayy ve Kayyum esma-i ilahisinin tecellisindendir o halde Hay ve Kayyum esma-i ilahisinin tam mazharı ve Kayyumiyet’in sırrı olan Muhammed ve al-i Muhammed’in azim makam ve azametlerine neden şaşarsın.

Ey aziz can! Ey Muhammed ve Al-i Muhammed Şiası! Cenabı Hakk, kendini bizzat bu isimleriyle “Allah, O’ndan başka tanrı yoktur; O Hayy ’dır, Kayyum’dur.” (ayet-i kerime) diyerek Ayet-el Kürsi’de tanıtır. Bu ayet-i kerimenin manası çok büyüktür.

Yüce Allah bu ayette kendinin büyüklüğünü, azametini bildirir. Arz ve semanın yed-i kudretinde olduğunu, Kürsi ’nin, bütün âlemleri, yedi kat göğü, yedi kat yeri ve sayısız âlemleri içine aldığını ve her şeyi Kayyumiyet ’i ile tutup idare ettiğini ilan eder. Ya Hay Ya Kayyum Ya Zül Celâli ve’l ikram.

Ey aziz can! Ey Muhammed ve Al-i Muhammed Şiası! İmamlardan gelen birçok rivayette Allah’ın Hayy ve Kayyum ismi şeriflerinin ism-i azam olduğu sürekli vurgulanmıştır. Bu sırra gönül ver bu zikri kalbinden çıkarma sakın. Sürekli ruhunu ve kalbinin bu iki esma-i şerifle apaydın tut ki sırrına eresin.

Muhammed ve al-i Muhammed (On dört masum) , ilahi iradenin zuhur ettiği yer, Allah’ın
arzusunun müfessirleri ve hilkatin mucib sebepleridir. Onlar tek nur ve tek ruhtur ve Allah’ın ismi azamıdır. İlahi Kayyumiyet onların nur,sır ve hakikatleridir.Allahın emri ile varlık aleminin kabesi ve kıblesi ve mutlak tasarruf sahibidirler.

Buraya kadar bu iki esmanın açıklamasını ve Kayyumiyet ’i izah etmeye Çalıştım. Şimdi siz değerli Üstadım Ağa Cevat cenaplarının buyurmuş olduğunuz hakikati şerh etmek istiyorum.

“Her canlı şeyi sudan yarattık” (Enbiya,21/30) bu ayeti kerimenin esas hakikati; Hakikat-i Muhammediye’dir. Çünkü Hakikat-i Muhammedi’ye yaratılan ilk nur ve ruhtur ki tüm varlık alemi onunla hayat buldu ve eşya onunla kaim kılındı.

Ey aziz can! Ey Muhammed ve Al-i Muhammed Şiası! Geçmişten geleceğe doğru uzanan ilim çağında âlimler şu ana kadar yaratılışın başlangıcına dair kesin ve nihai bir görüşe ulaşabilmiş değillerdir. Ortaya atılan görüşler, daha öncekilerden nakledilen bir takım faraziyeler ve zanna dayanan ifadelerden başka bir şey değildir. Ama yüce Rabbimiz kuranda “Her canlı şeyi sudan yarattık” beyanı ile yaratılışın kaynağını bize aşikar etmede ve bu konuda müminlerin gönlünü sürur ile doldurmaktadır.
Her insaf sahibi bu ayeti okudukça bütün varlık ve canlılar için suyun hayatın ilk temel unsuru olduğu gerçeğini büyük bir gönül rahatlığıyla çıkarabilir.

Ama konumuz bu değil. Esasta konumuz velayet nuru olduğundan ayetin zahiri hakikatini başka sefer başka bir beyanda değerlendirmeyi uygun görüyorum.

وَهُوَ الَّذِي خَلَق السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاء لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلاً

Ve huvellezî halakas semâvâti vel arda fî sitteti eyyâmin ve kâne arşuhu alel mâi li yebluvekum eyyukum ahsenu amelâ

“O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı hususunda sizi imtihan etmek için Arş’ı su üzerindeyken gökleri ve yeri altı günde yaratandır.”(Hûd,11/7)

Ben derim ki bu ayet sizin ve benim beyan ettiğimiz hakikati hiç bir şek bırakmadan açıklamaktadır. Ayeti kerimede Allah arsının su üzerinde kurulu olduğunu beyan ediyor.O halde arşın ne olduğuna bir göz atalım ki ayette gecen suyun ne olduğu aşikar olsun.

Ey aziz can! Ey Muhammed ve Al-i Muhammed Şiası! Kuran-ı Kerimimizde geçen arş (kürsü) ile ilgili ayetlere göz atalım önce:

7:54 - Şüphesiz Rabbiniz Allah, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arş üzerine hükümran oldu. O, geceyi durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter; güneş, ay ve yıldızlar emrine amadedir. İyi biliniz ki yaratma ve emir O’nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir.

9:129 - Eğer aldırmazlarsa onlara de ki: Bana Allah yeter. O’ndan başka ilâh yoktur. Ben O’na dayanmaktayım ve O, o büyük Arş’ın Rabbidir.

10:3 - Rabbiniz o Allah’tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra arş üzerine istiva etti (onu hükmü altına aldı), işi tedbir eğliyor. O’nun izni olmaksızın hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte Rabbiniz olan Allah budur. O’na ibadet ediniz! Hâlâ düşünüp ibret almayacak mısınız?

11:7 - O, öyle bir Allah’tır ki, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini imtihan etmek için gökleri ve yeri altı günde yarattı. Arşı da su üstündeydi. Onlara “öldükten sonra tekrar dirileceksiniz” dersen, o kâfirler de kesinlikle sana: ” Bu apaçık bir sihirden başka bir şey değildir.” diyecekler.

13:2 - Allah O’dur ki, gökleri direksiz yükseltti, onu görüyorsunuz, sonra arş üzerine istiva etti, güneşi ve ayı emrine boyun eğdirdi. Her biri belli bir vakte kadar akar gider. Bütün işleri O yönetiyor. Ayetleri O açıklıyor ki, Rabbinizin huzuruna çıkacağınızı iyi bilesiniz.

17:42 - (Ey Muhammed!) De ki: “Eğer dedikleri gibi Allah ile birlikte ilâhlar olsaydı, o zaman bu ilâhlar Arş’ın sahibine bir yol ararlardı.”

20:5 - O Rahman (kudret ve hakimiyetiyle) Arş’a hakim oldu.

21:22 - Eğer yer ile gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, bunların ikisi de muhakkak fesada uğrar yok olurdu. O halde Arş’ın Rabbi olan Allah, onların vasfetmekte oldukları şeylerden (bütün noksanlıklardan) beridir, münezzehtir.

23:86 - “Yedi kat göklerin Rabbi, azametli Arş’ın Rabbi kimdir?” diye sor.

23:116 - Mutlak hâkim ve hak olan Allah, çok yücedir. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bereketli Arş’ın sahibidir.

25:59 - Gökleri yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratan, sonra Arş’a hükmeden Rahman’dır. Haydi ne dileyeceksen o her şeyden haberdar olan (Rahman)dan dile.

27:26 - “(Halbuki) O büyük Arş’ın sahibi olan Allah’tan başka tapılacak yoktur.”

32:4 - Allah O’dur ki, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yaratmış, sonra Arş üzerine istiva buyurmuştur (hakim olmuştur). Sizin için O’ndan başka ne bir dost vardır, ne de bir şefaatçi! Artık düşünmeyecek misiniz?

39:75 - Meleklerin de arşın etrafını kuşatarak, Rablerine hamd ile tesbih ettiklerini görürsün. Artık halk arasında hak ile hüküm icra edilip “âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun” denilmektedir.

40:7 - Arşı taşıyanlar ve onun etrafındakiler, Rablerinin hamdıyla tesbih ederler ve O’na inanırlar. İman etmişler için de şöyle bağışlanma dilerler: “Ey Rabbimiz! Rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O, tevbe edip senin yoluna uyanları bağışla, onları cehennem azabından koru.”

40:15 - O dereceleri yükselten Arş’ın sahibi Allah, o buluşma gününün (kıyametin) dehşetini haber vermek için kullarından dilediği kimseye emrinden ruh (melek) indiriyor.

3:82 - Göklerin ve yerin Rabbi, arşın Rabbi onların nitelendirdikleri şeyden münezzehtir, yücedir.

57:4 - O’dur ki gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra arş üzerine istiva etti (hükümran oldu). Yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni, ona çıkanı bilir. Nerede olsanız O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görmektedir.

69:17 - Melekler de onun etrafındadır, O gün Rabbinin Arşını bunların da üstünde sekiz melek yüklenir.

69:32 - “Sonra da boyu yetmiş arşın zincir içerisinde onu oraya sokun.”

81:20 - O elçi güçlüdür, Arş’ın sahibinin yanında çok itibarlıdır.

85:15 - Arş’ın sahibidir, yücedir.

Ey aziz can! Ey Muhammed ve Al-i Muhammed Şiası! Hazır arş konusuna değinmişken Selefiler ’in Allah ve arşı hakkındaki inançlarını burada kardeşlerime beyan etmek isterim. Çünkü onlar arşı Allah’ı taşıyan bir taht zanneder ve Allah’ın ayetlerini bu şekilde açıklarlar. Ve utanmadan Muhammed ve al-i Muhammed şialarını şirk ve küfürle itham ederler ve acık bir iftirada bulunurlar. Bakalım esasta kim müşrik ve kim açık küfür sahibi?

İBNİ TEYMİYYE’NİN ALLAHÜ TEÂLÂ’YA SINIR VE MEKÂNINA DA SINIR OLDUĞUNUN İSBATI HAKKINDA BÂTIL SÖZÜ

[İbn-i Teymiyye] Yine mezkur kitabın [Minhacu’s-Sünne’nin] c. 2, s. 29’da (min muvafati sarihi’l makul li sahih el-menkul) bahsinde der ki:

“Allah u Teala’ya bir had (ölçü) olup, ondan başkası miktarını bilmiyor. Haddinin sonu tasav­vur edilmesi hiçbir kimseye caiz değildir. Ama haddi olduğuna ina­nacak ve hakkındaki bilgiyi Allah u Teala’ya havale edecektir. Allah’ın mekanı için de had vardır. Allah Arş’ının üzerinde, göklerin üstündedir. İşte bu iki durum, O’nun iki haddidir (sınırıdır).”

İbn Teymiyye ‘nin bu sözleri hakkında derim ki: “Allah için had vardır, mekanı için de bir had vardır?” dediği bu iki sözünde, Rab­bi için cisim isnat ettiğinde, acaba akıllı kimse tereddüt eder mi? Allah u Teala ve Tekaddes onun dediği bu yalanından uzaktır. Yine akıllı kimse, İbn Teymiyye’nin, “Onun bir haddi olup kendisinden başka kimse bilmez”, kavlinden ta “Onun mekanı için de bir had vardır” kavline kadar dediği bu tabirinin arasında hata ve çelişki olduğunda tereddüt eder mi? Bu söz, “Allah’ın cismi vardır, ondan başka hiç kimse cismini bilmiyor” tabirinin benzeridir. Allah’a had ispatlamak, O’na mekan olduğunu söylemek, ancak şeytandan gelebilecek bir kuruntudan başka bir şey değildir.

Allah’ın arşa kuruluşunun mahiyetini soran adama kendi cehaleti ile tevil eden bu şeytan ve hizbinin önde giden hizmetkarı İbn-i Teymiyye Beyan Telbis el-Cehmiyye isimli eserinde “Allah u Teâlâ’nın sivrisinek sırtının üzerinde istikrar edebileceği” şeklindeki çirkin ifadeyle cevap vermektedir.. İşte İbn-i Teymiyye ‘nin sözü:

ولو قد شاء لاستقر على ظهر بعوضة فاستقلت به بقدرته ولطف ربوبيته

(Şüphesiz Allah arzu ederse, kudret ve rububiye­tinin lütfu ile bir sivrisinek sırtının üzerinde de kalabilir. Koca Arş üzerinde nasıl durmasın?)

Beyan Telbis el-Cehmiyye, 1/568. Ey Muhammed ve al-i Muhammed Şiası işte bu sapkınların Allah hakkındaki görüş ve iddiaları.Allah’ı bir sivrisineğin sırtına bindirecek kadar sapık ve sapkındırlar.,İşte selefi ve vehhabilerin önderi ve nerdeyse bir resul gibi görmüş oldukları şeyhlerinin Allah hakkındaki sapkın düşüncesi.Biz bundan Allah’a sığınırız.

Ey aziz can! Ey Muhammed ve Al-i Muhammed Şiası! Allah’ın bir adı Samed’dir. Her şeyin kendisine muhtaç olduğu, kendisinin ise hiçbir şeye muhtaç olmadığı anlamına gelir ve onun hiçbir denginin olmadığını gösterir. Eğer Allah mekâna muhtaç ise o takdirde Samed olmaz. Ve o takdirde bir madde olan mekân da ezeli olur. Bu ise, İhlâs Suresinin sırrına aykırıdır ve materyalist bir düşüncedir. O halde selefi vahhabiler Allahın zatı için hem şüpheye düşmüş hem de arşı ona şirk koşmuş hem de ona mekan ve had belirlemişlerdir. Buda açık bir sapıklık ve küfürdür. Bundan Allah’a sığınırız.

Ey aziz can! Ey Muhammed ve Al-i Muhammed Şiası! Görüldüğü üzere arş onların iddia ettiği gibi haşa Allah’ın kurulmuş olduğu bir taht değil aksine Allah’ın azametinin tecelli ettiği ve azim ve büyük bir ayetidir.

Ey aziz can! Ey Muhammed ve Al-i Muhammed Şiası! o halde ben derim ki ARŞ: ALLAH ‘ın zatının nurudur.“Nur-u Muhammedî” ismi verilen bu nur Hakikat-i Muhammediye’nin nuru ve ruhudur. Ve Tüm varlık aleminin esası ve yaratılma sebebidir. Mecazî anlamda arş, ilahî hükümranlık tahtı demektir. Arş konusu geniş bir konu olduğundan bu kısa ve özlü açıklamayı konumuzun sıhhati için gerekli görmekteyim.

Ben derim ki; Arş, ilâhî tedbirler ve âlemde geçerli olan rububiyet hükümleri ile ilgili bütün dizginlerin toplandığı makam olduğu için bütün olayların taslakları orada özet hâlinde Allah katında mevcut ve O’nun tarafından malûmdur.

Ey aziz can! Ey Muhammed ve Al-i Muhammed Şiası! Bu konuda imamlardan gelen hadislere göz atalım Usul-i Kafi’de bu konuda çok hadis mevcut ama ben bir kaçını zikretmeyi uygun görüyorum. Öyle ki gerçek zikir ehli (Hz. Muhammed’in hak vasileri masum imamlar)kuran ve hikmeti bize öğretiyorlar çünkü onlar kitabı miras alanlardır ve kitap Allah’ın ilmidir.

Davud er-Rakki şöyle rivayet etmiştir:

Ebu Abdullah (Cafer Sadık Aleyhisselâm)’a, “Allah’ın arşı suyun üzerindeydi.” (Hûd, 7) ayetinin anlamını sordum.. Buyurdu ki: «Bu konuda ne söylüyorlar?»

Dedim ki: Diyorlar: Allah’ın arşı suyun üzerinde Allah’ta arşın üzerindeydi.

Dedi ki: «Yalan söylüyorlar. Böyle bir iddiayı ortaya atan kimse, Allah’ı taşınan bir varlık konumuna getirmiş, O’nu yaratılmışlar gibi vasfetmiş ve O’nu taşıyan şeyin ondan güçlü olduğunu öngörmüş olur.»

Dedim ki: Sana kurban olayım, o zaman bu ayeti bana açıkla.

Buyurdu ki: «Yer, gökler, cinler, insanlar, güneş veya ay olmadan önce Allah, dinini ve ilmini suya yükledi. Varlıkları yaratmayı dileyince onları önüne serpiştirdi ve onlara şöyle dedi: “Rabbiniz kim?”
İlk önce Resulullah (sallallahu aleyhi ve âlihi), Emir-el-Mü minin (Ali b. Ebu Ta­lih) ve imamlar (aleyhimusselâm) konuştular ve: “Sen bizim Rabbimizsin.” dediler.

Bunun üzerine yüce Allah, ilmi ve dini onlara yükledi, sonra meleklere şöyle dedi: «Bunlar benim dinimin ve ilmimin taşıyıcılarıdır. Yaratılmışlar içinde benim güvenilir kullarımdır, onlar sorumludurlar.
Sonra Ademoğullarına dedi ki: Allah’ın Rabliğini, şu zatların velayet yetkisi­ni, itaat edilmelerinin zorunluluğunu kabul edin.

Dediler ki: Evet, Rabbimiz, kabul ediyoruz.

Sonra meleklere şöyle dedi: Siz de şahit olun. Melekler yarın şöyle dememe­leri için: (“Şahit olduk… Bizim bundan haberimiz yoktu. Veya şöyle dememeleri için: Daha önce atalarımız, şirk koşmuştu. Biz onlardan sonra gelen bir zürriyetiz. Şimdi bizi batıl ehlinin yaptıklarından dolayı helak mı edeceksin? ” (Araf, 172-173) Ey Davud, biz Ehl-i Beyt’in velayeti, misak ile insanlara onaylatılmıştır.» hadisi iyi okur ve dikkat ederseniz görürsünüz ki bu su bilinen su değil aksine mahiyetini bilmediğimiz ve Hakikat-i Muhammediye diye isimlendirdiğimiz bir varlıktır ki bu Muhammed ve al-i Muhammed’in nurudur ve ilk yaratılandır.

“Sonra arşa kuruldu; yer altına giren ve oradan çıkan, gökten inen ve oraya yükselen her şeyi bilir. Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah yaptığınız her şeyi görür.” (Hadid, 4)bu ayet Aziz Üstadım bu hakikati aşikar ediyor.

Allah’ın arşa kurulması Hakikati Muhammediye’nin Kayyumiyet tecellisi ile alemde Allah’ın iradesi adına tasarruf sahibi olmasıdır ki Allah bu konuda beyan etti ki (Arş’ı su üzerindeyken gökleri ve yeri altı günde yaratandır.”(Hûd,11/7)

O halde Aziz Üstadım Cevat Ağa Cenaplarının “Her canlı şeyi sudan yarattık”(Enbiya,21/30)ayetinin hakikati velayet nurudur demesi doğrudur ve yaratılısın esas sebebi de budur. Çünkü velayet nuru olan Hakikati Muhammediye varlık aleminin Kayyumiyeti ’dir.

Çünkü hadiste geçen bu hakikat işin aslını aşikar ediyor.

«Yer, gökler, cinler, insanlar, güneş veya ay olmadan önce Allah, dinini ve ilmini suya yükledi. Varlıkları yaratmayı dileyince onları önüne serpiştirdi ve onlara şöyle dedi: “Rabbiniz kim?”

İlk önce Resulullah (sallallahu aleyhi ve âlihi), Emir-el-Mü minin (Ali b. Ebu Ta­lih) ve imamlar (aleyhimusselâm)konuştular ve: “Sen bizim Rabbimizsin.” dediler.

Bunun üzerine yüce Allah, ilmi ve dini onlara yükledi, sonra meleklere şöyle dedi: «Bunlar benim dinimin ve ilmimin taşıyıcılarıdır. Yaratılmışlar içinde benim güvenilir kullarımdır, onlar sorumludurlar.
Sonra Ademoğullarına dedi ki: Allah’ın Rabliğini, şu zatların velayet yetkisi­ni, itaat edilmelerinin zorunluluğunu kabul edin.

Dediler ki: Evet, Rabbimiz, kabul ediyoruz. ve hadisin sonunda İmam beyan ediyor ve diyor ki Ey Davud, biz Ehl-i Beyt’in velayeti, misak ile insanlara onaylatılmıştır.

Bu misak nedir? Bu misak hadiste geçtiği gibidir.Allah’ın Rabliğini ve Muhammed ve al-i Muhammed’in velayet yetkisi­ni, itaat edilmelerinin zorunluluğunun kabulüdür.

Usul-u Kafi’de geçen bu hadis ne güzeldir ve beyanı hakikati aşikar etmede ne kadar açıktır. Ebu Sellam en-Nahhas, ashabımızın bazısından Ebu Cafer (Muham­med Bakır aleyhisselâm)’ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:

«Allah’ın nebimiz Muhammed (sallallahu aleyhi ve âlihi)’ye bahşettiği mesanı(Kur an’ın omuzdaşı) biziz. Biziz Allah’ın vechi (yüzü); aranızda dolaşıp dururuz. Biz Allah’ın yarattıklarına bakan gözleriyiz, kullarına uzanan rahmet elleriyiz.

Bizi tanıyan tanımıştır, ne mutlu ona. Bizi tanımayan da tanımamıştır ve muttakilerin imamlığından yoksun kalmıştır.»

Hadiste gecen mesanı kuranın bu şerefli ayetine işaret ediyor.Andolsun ki biz sana, tekrarlanan yedi ayeti ve pek büyük olan Kur an’ı verdik. (Hicr Suresi 87. Ayet)

Ey aziz can! Ey Muhammed ve Al-i Muhammed Şiası! Ben derim ki, Muhammed ve al-i Muhammed (On dört masum) , ilahi iradenin zuhur ettiği yer, Allah’ın arzusunun müfessirleri ve hilkatin mucib sebepleridir. Onlar tek nur ve tek ruhtur ve Allahın ismi azamıdır. Buna delil ve hüccetim yine Allah’ın pak ve tahir hüccetlerinin mukaddes beyan ve buyruklarıdır.

O halde ben derim ki hadiste gecen Yer, gökler, cinler, insanlar, güneş veya ay olmadan önce Allah, dinini ve ilmini suya yükledi beyanı suyun aslını aşikar ediyor. Demek ki bu su bildiğimiz su değildir. Bu su Muhammed ve al-i Muhammed’in mahiyetini kavramakta aciz kaldığımız mukaddes makamı, nuru ve ruhudur. Ve yeryüzündeki su onların bir lütfudur ve bu lütufları Kayyumiyet makamının hakikatindendir.

YARATILIŞ HADİSİ

İmam Musa El kazım Aleyhisselam buyurmuştur: Allah Tebareke ve Teala Muhammed’in- Sallallahu Aleyhi ve Alihi Vesellem- nurunu yarattı. Onun nuru bir nurdandır ki, Allah u Teala o nuru kendi azamet ve celalet nurundan çıkarttı. O nur lahuti bir nurdur ki Lah ’tan yani uluhiyetten (ilahlık makamı) aşikar oldu. O nur İmran’ın oğlu Musa için Tur-i Sina’da tecelli etti. Ne dağ yerinde kalabildi ne de Musa onu görmeye takat bulup ayakta durabildi. Sonunda kendisinden geçip baygın halde yere düştü. O nur Muhammed’in - Sallallahu Aleyhi ve Alihi Vesellem- nuruydu. Ve sonra Allah u Teala Muhammed’i - Sallallahu Aleyhi ve Alihi Vesellem- yaratmayı irade etti. O nuru iki kısma ayırdı. Birinci kısımdan Muhammed -Sallallahu Aleyhi ve Alihi Vesellem- diğer kısımdan Ali’yi -Aleyhisselam- yarattı. O nurdan sadece Muhammed -Sallallahu aleyhi ve Alihi Vesellem- ve Ali -Aleyhisselam- yaratıldı.

Allah u Teala o ikisini kendi eliyle yarattı. Sonra o ikisine, kendi nefsini, kendi nefsinden, kendi nefsi için üfürdü. Sonra onları mevcut suretleriyle şekillendirdi. Onları kendi eminleri, yarattıklarına şahidi ve halifesi, yarattıkları üzerindeki gözü ve onlarla konuşan dili olarak karar kıldı. Kendi ilmini o ikisine verdi. Ve onlara beyanı öğretti. Gaybından haberdar etti. Birini kendi nefsi diğerini kendi ruhu olarak karar kıldı. Biri, diğeri olmadan asla kaim olmaz. O ikisinin zahiri beşeridir. Ama batınları lahutidir. Mahlukat onları görebilsin diye nasuti heykellerde zuhur ettiler. İşareti Allah u Teala’nın şu ayetidir. “Ve giydirdik onlara giydiklerini.” Onlar, alemlerdeki insanların rabbinin makamıdır. Bütün var olanları yaratanın hicabıdırlar. Onlarla yaratılışı başlattı. Ve onlarla bütün mülkü ve takdirleri sona erdirir. Sonra Muhammed’in -Sallallahu Aleyhi ve Alihi Vesellem- nurundan kızı Fatima’nın -Selamullahi Aleyha- nurunu iktibas etti.(çıkarttı) Nasıl ki Muhammed’in -Sallallahu Aleyhi ve Alihi Vesellem- nurunu kendi nurundan çıkarmıştı.

Fatima’nın -Selamullahi Aleyha- nurundan Hasan –Aleyhisselam- ve Huseyn ’in -Aleyhisselam- nurunu çıkarttı. Aynı meşalelerden çıkan ışık gibi. Onlar nurlardan yaratıldılar. Sonra bir sırttan diğer sırta ve sülbden diğer sülbe ve rahimden diğer rahme yüce tabakalarda birbiri ardına intikal ettiler. Diğer yaratılanlarda olduğu necasete bulaşmadan, aşağılık su ve kokuşmuş nutfeden değil belki nurlar olarak tahir olan sülblerden pak olan rahimlere intikal ettiler. Çünkü onlar seçilmişlerin en seçkinidirler. Allah u Teala kendi nefsi için seçti onları ve ilminin hazinedarları etti. Mahlukatına tebliğci etti. Kendi nefsinin makamına (yerine) koydu. Çünkü O (Allah u Teala) asla görülmez, derk edilmez, keyfiyeti ve ayniyeti (nasıllığı ve neredeliği) tanınmaz. Onlar Allah’tan konuşur, Onu tebliğ ederler. Onun emrinde ve nehyinde tasarruf sahibidirler. Allah u Teala onlarla kudretini zuhur ettirir. Ayetleri ve mucizeleri onlardan sadr olur(çıkar). Nefsini onlarla kullarına tanıttı. Ancak onlarla onun emrine itaat olunur. Onlar olmasaydı Allah u Teala tanınmazdı ve Rahmana nasıl ibadet edileceği bilinmezdi. Allah u Teala emrini istediği gibi istediği şeyde icra eder. “Yaptığından asla sorgulanamaz, onlar (kullar) yaptıklarından sorguya çekileceklerdir.”(Enbiya 23)

(Tevilul Ayati Zahire sayfa:394 )

HAKİKAT-İ MUHAMMEDİYE EL-BEYAN

Allah’tan başka hiçbir şey yokken, Allah ilk defa Hakikat-i Muhammediye’yi kendi nurundan bir nur olarak yaratmıştır, bütün yaratıklar bu hakikatten ve onun için halk edilmiştir. Alemin var olma sebebi, maddesi ve gayesi bu hakikattir. İşte buna Hakikat-i Muhammediye denilmektedir.

Sünni kaynaklarda geçen ‘’Levlake” hadisi üzerine

kutsi hadis olarak da rivayet edilen, ‘Sen olmasaydın ben kainatı yaratmazdım’ (Levlake…) (Acluni, II: 164; Hakim el Müstedrek, II: 615) ifadesiyle varlığın Hz. Muhammed için yaratıldığı anlatılır. Lakin Selefiler ve Vahhabiler bu şeytani zihniyetin aldanmış sözde bazı Müslümanları, bu kutsi hadisi sahih görmemekle birlikte onu tümden reddetmekteler. Öyle ki, mevzu yani uydurma hadis kabul ederler. Ama Muaviye (l.a.) ve oğlu Yezit (l.a.) için nerde uyduruk ve para karşılığında söylenmiş hadis varsa onlarca sahih ve makbuldür. Bu bize çok şükür onların şeytaniliğini aşikar etmektedir.

Ey Muhammed ve Al-i Muhammed Şiası! Ben derim ki; onlar her ne kadar bu kutsi hadisin zayıf veya mertud veya mevzu olduğunu söyleye dursunlar bizde bu hadisin sıhhatini Kuran’dan tilavet ederek onların bu sapkınlıklarına hüccetimizi göstererek Hakikat-i Muhammediye ’ye karşı imanımızı tazeleriz.

Kuran-i Kerim’in mübarek Hicir Suresi 72. ayetinde Allah beyan ediyor ki; (Le amruke innehum le fî sekretihim ya’mehûn(ya’mehûne))Ömrüne Andolsun ki, şüphe yok, onlar kendi sarhoşlukları içinde şaşırıp durur kimseler idi.

Ey Muhammed ve Al-i Muhammed Şiası! Ben derim ki bu ayeti kerimede Allah, Resulullah ’ın pak ve tahir ve izzetli ömrüne açık şekilde yemin ediyor ve karsı tarafın sapkınlığını aşikar ediyor. Bu düşünen bir kavim için net ve acık bir ayettir. Ve yeterli bir hüccet ve delildir. Le amruke ya Resulullah. Sizde zikredin ey müminler ömrüne Andolsun ya Resulullah şiarını yüceltsin. Bu şerefli yemin ve yüce kasem Levlake hadisinin sırrı değil midir?

Ehl-i Sünnettin alim ve irfancıları Hakikat-i Muhammediye için derler ki bu tabiri ilk kullanan Sehl b. Abdullah Tüsterî ’dir. (v.283/896) Sehl b. Abdullah ilk olarak yüce Allah’ın Hz. Muhammed’in manevi şahsiyeti olan “Hakikat-i Muhammediye’yi” kendi nurundan yarattığını ifade etmiştir. Bazıları ise bunu tümden reddetmekte ve bunu bir şirk olarak ifade etmekteler.

Ey Muhammed ve Al-i Muhammed Şiası! Ben derim ki Hakikat-i Muhammediye peygamberimizin manevi şahsiyetini ifade etmede kullanılan bu ifade esasında Ehl-i Beyt İmamlarının değerli hadislerine dayanmaktadır. Usul-u Kafi’de ve bir çok değerli eserde Muhammed ve Al-i Muhammed’in yaratılışından ve bu yaratılışın esası olan Allahın Nuru imamların buyruklarında sık sık dile getirilmektedir.

İmam Muhammed Bakır Aleyhisselam buyurdular: Subhan olan Allah vahdaniyetinde birdi. Sonra bir kelime konuştu ve nur oldu sonra o nurdan Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Alihi Vesellem ’i, İmam Ali Aleyhisselam ’ı ve İmamlar Aleyhimusselam ’ı yarattı. Sonra bir kelime konuştu ve ruh oldu ve o ruhu o nurun içinde karar kıldı. O nuru da bizim bedenlerimizde karar kıldı. Biz Allahın ruhu ve kelimesiyiz. Bizi mahlûkatıyla kendi arasında hicabı olarak karar kıldı. Biz daima yeşil arşının gölgesinde tesbih edenlerdik. Gören hiçbir göz yokken, güneş ve ay yokken, biz onu tesbih ediyorduk. Sonra Şialarımızı yarattı. Şiaların Şia olarak adlandırılma sebebi, bizim nurumuzun şuasından (ışığından) yaratılmalarıdır. (Bihar-ul Envar 23 / 25 )

Hakikat-i Muhammediye görüşü Muhiddin-i Arabî ve Abdülkerim El-Cilî tarafından en güzel bir şekilde açıklanmış ve yorumlanmıştır. Muhiddin-i Arabi, Füsûs-u Hikem isimli eserinde “Hakikat-i Muhammediye Vücudu Mutlak’ın taayyün ettiği ilk mertebe olarak açıklanmış ve ehadiyet-i ilahiye bu taayyün ile vâhidiyete dönüşmüştür” demektedir.

Ehl-i Sünnet’in eserlerinde hem kutsi hadislerinde hem de Resulullah ’ın hadislerinde bu konuya dair çok rivayetler aktarılmıştır. Yüce Allah “Sen olmasaydın kainatı yaratmazdım” (Aclûnî, Keşfu’l-Hafa, 2:164; Hâkim, El-Müstedrek, 2:615) buyurmuştur.

Peygamberimiz “Allah ilk olarak benim nurumu yarattı. Âdem su ile toprak arasında iken ben peygamberdim” (Tirmizi, Menâkıb, 1; Müsned-i Ahmed, 4:66; 5:379; Aclunî, Keşfu’l-Hafa, 1:265; Abdul-Kerim Cilî, İnsan-ı Kâmil, 2:37) hadisleri ile bunu ifade etmiştir.

Mevlâna Celaleddin-i Rumî de Hakikat-i Muhammediye’yi anlattıktan sonra Hz. Peygamberin (s.a.a.) Cebrail (a.s.) karşısındaki büyüklüğünü anlatmak için “Şayet Ahmed ulu kanatlarını açmış olsaydı Cebrail ebede kadar dehşet içinde kalırdı” demektedir. (Mesnevî, 4:817) Yüce Allah’ın “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek ve tanınmak istedim, kâinatı yarattım” (Süyûti, ed-Dürerü’l-Müntesire, s. 125; Ali el-Kàrî, el-Esrârü’l-Merfûa’, s. 273)

Ey Muhammed ve Al-i Muhammed Şiası ben derim ki; Hakikat-i Muhammediye (Muhammed ve Al-i Muhammed’in ruhu ve nuru) Allah’ın iradesinin aynasıdır. Hay ve Kayyum isminin taşıyıcıları ve Allah’ın zatının ve esma ve sıfatlarının aynasıdırlar. Bunun için gökte yerde O dur-yerin ve göğün nuru da O dur-yerde ve gökte de Rab olan O dur ayetleri bu Hakikat-i Muhamediye’nin sırrıdır. İlk yaratılan nur , hakikî âdem ve hakikî insan olan Hakikat’ul Muhammediye’dir. Buna göre Nur-u Muhammediye’ye, ilk tecelli olmasından dolayı ‘Taayyun-i Evvel’, sevgi tarzında tecelli etmesinden dolayı da ‘Taayyun-ı Hubbi’ adı verilmektedir.

Muhammedî ruh ile nurun bütün insanlardan, peygamber ve meleklerden önce var olduğunu seçkin sahih hadislerde mevcut.

Ehl-i Sünnet’in sahih hadislerde geçtiği üzere Abdullah bin Cabir (r.a.) Peygamberimiz ’e soruyor: (Bu aziz sahibi Resulullah ’ın has ashabından ve Ehl-i Beyt’in has Şialarındandır. Sözü güvenilir, şerefli ve izzetlidir)

“Allah’ın her şeyden evvel yarattığı şey nedir?” Peygamberimiz (s.a.a) cevaben: “Her şeyden evvel senin peygamberinin nurunu Kendi nurundan yarattı. Nur, Allah’ın kudreti ile dilediği gibi gezerdi. O zaman ne Levh-i Mahfuz, ne kalem, ne Cennet, ne Cehennem, ne melek, ne sema, ne ay, ne güneş, ne insan, ne de cin vardı” diyor. (Kastalanî, Mevabibü’l-Ledünniye: 1/6.)

Hakikat-ı Muhammediye veya Nur-u Muhammedî, Allah’ın ilk defa ve ilk varlık olarak Muhammed’i ve Al-i Muhammedi kendi nurundan yaratmasıdır. Alemin var olma sebebi, maddesi ve gayesi bu hakikattir. İşte buna Hakikat-i Muhammediye denilmektedir.

Ey Muhammed ve Al-i Muhammed Şiası! Ben derim ki Allah kendi kudretini cemal ve celal esma ve sıfatlarını kâmil insan (Hakikat-i Muhammediye’ nin nuru ve ruhu olan Muhammed ve Al-i Muhammed’in) aynasında seyreder ve ayna hükmündeki kâmil insanda da o vakit (Hakikat-i Muhammediye’ nin nuru ve ruhu olan Muhammed ve Al-i Muhammed) Zati Akdes görünür. Yani ehadiyet ve vahdaniyet hakikati burada aşikâr olur.

Ey Muhammed ve Al-i Muhammed Şiası! Ben derim ki; Ehadiyet zatın birliğidir, Vahidiyet ise sıfatta ortaklığı ret içindir.” O halde bu iki esası biraz açıklayalım.

Allah, Vahid ’tir, birdir. Sıfatlarının tecellileri bütün mahlûkatı kuşatmıştır. Nihayetsiz kudret, sonsuz ilim, mutlak irade ancak O Vahide mahsustur. Allah, Ehat’tır, birdir. Mümkin ve mahluk olmayan, başlangıcı ve sonu bulunmayan yegâne zat odur. Mahlûkatın zatlarındaki bütün noksanlıklardan, sıfatlarındaki bütün eksikliklerden, fiillerindeki bütün acizliklerden münezzeh olan ve onların hiçbirine benzemeyen yegâne bir, tek bir, benzersiz eşsiz bir ancak O’dur.

Her mahlûk noksanlığın esiri. Evveli ve ahiri olmada bütün mahlûkat eşit. Mekâna bağlı kalmaya, bütün maddîler mahkûm. Görüp işitmekten bütün cansızlar mahrum. Rızka, bütün canlılar muhtaç. İşte böyle her cihetle noksan, muhtaç, aciz ve zaif olan mahlûkatına Cenabı Hak, isimleriyle medet veriyor.

(Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Alihi Ve Sellem) buyuruyor ki: “Allah’ın ismi benim. Her şey de bendendir.” Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Alihi ve Sellem buyuruyor ki: “Ben ismi celaleyim. Allah ismiyim.”

Başka yerde de (nehnu esmaul husna ) “ Biz Allah’ın isimleriyiz.” Usul-i Kafi’de ve mesarikte buna dair sahih hadisler mevcut)bu sebeple ben derim ki: Alemin var olma sebebi, maddesi ve gayesi olan bu Hakikat-i Muhammediye Gökteki İlâh da, yerdeki İlâh da O’dur ayetinin sırrı ve mazharı ve hakikatidir. Tıpkı Hazret-i İmam Humeyni (k.s.) beyan ettiği gibi:

Bilmek gerekir ki melekut ve ceberutun zirvesinden, zulmetler ve heyula (ilk madde) aleminin nihayetine dek tüm vücut mertebeleri, Allah-u Teala’nın cemal ve celalin mazharları ve rububiyet tecellilerinin mertebeleridir. Hiç bir varlık kendinden bir istiklale sahip değildir. Hepsi de fakirlik ve ihtiyacın bizzat kendisidir. Hepsi de mutlak şekliyle Allah’ın emrine tabidir. Kur an ayetlerinde de bu anlam bir çok yerde göze çarpmaktadır. Örneğin “Attığın zaman da sen atmadın ama Allah attı.”ayetinde yer alan bu olumluluk ve olumsuzluk, “emrun beyn’el emreyn” (ne cebir, ne tefviz, ikisi arasındaki itidal) makamına işarettir. Yani sen attın, ama sen kendi enaniyet ve istiklalinle atmadın; belki Allah-u Teala’nın kudretinin aynandaki zuhuru ve kudretinin senin mülk ve melekutundaki nüfuzu sayesinde attın. O halde sen attın ve aynı zamanda Allah-u Teala attı. Bunun bir benzeri Kehf suresinde Hızır ve Musa kıssasında yer almıştır. Hz. Hızır amellerinin sırlarını ifşa ederken, işindeki noksanlık ve ayıbı kendisine, kemali ise Allah’a isnat etmiştir. Bir hususta da her iki isnadı da sabit kalmıştır. Bir yerde “eradtu”, diğer bir yerde “erade rabbuke” ve diğer bir yerde ise “eredna” demiştir ve hepsi de doğrudur.

Bir başka örnekte ise Allah-u Teala şöyle buyurmaktadır: “Allah öleceklerin ölümleri anında ruhlarını alır.”Halbuki canları alan ölüm meleğidir.

Hidayete erdiren de saptıran da şüphesiz Allah-u Teala’dır. “Allah istediğini saptırır ve istediğini hidayete erdirir.”Halbuki hidayete erdirici olan Cebrail ve Resulullah tır. “Sen ancak bir uyarıcısın. Her milletin bir yol göstereni vardır.”

Saptırıcı olan ise şeytandır. Hakeza ilahî nefha İsrafil’in “sur”undan İsrafil’i bir nefha olarak çıkmaktadır.

Bir bakışa göre Azrail, Cebrail, İsrafil, Muhammed, diğer nebiler ve bütün varlık alemi, mutlak malikin mülkü ve Hakk’ın etkili iradesi karşısında kendilerine bir şey isnat edilebilecek ne değere sahiptirler ki?! Tümü, Allah’ın irade ve kudret mazharıdır. “Gökte de ilah, yerde de ilah O’dur” (İMAM HUMEYNİ K.S)

Noksan sıfatlardan münezzeh O Ehad, noksaniyet âlemlerindeki bütün varlıklarıyla ayrı ayrı alâkadar oluyor. Her birinin yanında sıfatlarıyla hazır bulunuyor ve isimlerinin muhtelif tecellileriyle onların ihtiyaçlarını görüyor. Evet Cenabı Hakk’ın Ehadiyet’i cihetiyle her bir mahlûkuna hususî bir teveccühü var. Semadaki her yıldız, zemindeki her çiçek, deryadaki her balık bu teveccühten kendi kabiliyetine göre bir nasip ve bir şeref payı almakta. “Beni O parlatıyor”, “beni O gezdiriyor”, “beni O yüzdürüyor”, “beni O büyütüyor”, “beni O açtırıyor”, gibi.

Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın, her insana da ayrı bir teveccühü var. Her birini değişik sıkıntılar, yahut ayrı nimetlerle farklı imtihanlara tâbi tutuyor. Simasını diğer insanlardan farklı kıldığı kulunu, ayrı hâdiselerin içine atıyor. O Zat-ı Ehad, Cennette de her bir kuluyla bizzat ilgilenecek, her birini ayrı derecelerde rızıklandıracak, onlara farklı seviyelerde sürur ve zevk tattıracak. Ve Ehad ismi de kemaliyle o âlemde tecelli edecek.

Bazı kardeşlerimizin bu konuyu kavrayabilmeleri ve daha iyi anlamaları için ben derim ki Vahidiyet ve Ehadiyet, ikisi de Allah’ın birliğini ifade eder.

Ancak Vahidiyet, Allah’ın umum kâinattaki birlik tecellisini, Ehadiyet ise kâinat içindeki her bir varlıkta hususi olarak görünen birlik tecellisini ifade eder.

Meselâ, küçük ayna parçalarından bin tanesini yan yana koyup büyük bir ayna meydana getirsek, güneşin bu aynalarda iki türlü görüntüsü olur. Biri, parçalardan oluşan aynanın bütününde görünen tek bir görüntü, diğeri ise bin parçanın her birinde görünen ve güneşi olduğu gibi gösteren birlik görüntüleri. Fakat parçalardan oluşan aynanın çapı ihata edemeyeceğimiz kadar büyütülse, aynanın tümünde görünen görüntüyü biz de ihata edemeyiz ve o görüntü hakkında tam bir bilgiye sahip olamayız. Ancak aynayı oluşturan parçaların her birindeki görüntüyü rahatlıkla görebilir ve güneş hakkında bilgi edinebiliriz.

Allah’ın da kâinatta iki türlü birlik tecellisi vardır. Biri kâinatın bütününde, diğeri ise kâinatı meydana getiren her bir varlıkta görünen birlik tecellisidir. Kendisini tanımakla yükümlü kıldığı kulları O’nu bilmede ve tanımada güçlük çekmesinler diye, Vahidiyetle beraber Ehadiyet tecellisini de bize göstermektedir.

Kâinat bir bütün olarak Allah’ın birliğini gösterdiği gibi, kâinatı meydana getiren her bir varlık da kâinatın bir misal-i müsağari (küçük bir özeti) olmak cihetiyle O’nun birliğini bize göstermektedir.

Vahidiyet, bütün kâinatın birinin olması, bir elden çıkmasıdır. Cenabı Hakk’ın Vahidiyet ile tecellisi, umumidir;Ehadiyet ile tecellisi ise, hususidir. Mesela, Cenabı Hak, ateşe yakıcılık özelliği vermiştir. Normal şartlarda, ateş yakar. Fakat, eğer Cenabı Hak dilerse, bazı kulları için o kanunu iptal ediverir. Mesela, Hz. İbrahim (as) ateşe atılmış, fakat ateş onu yakmamıştır.

Ehadiyet, Cenabı Hakk’ın her bir şeydeki birlik tecellisidir. Mahir bir sanatkârın yaptığı her bir eser, o sanatkârı gösterir. Eğer o sanatkâr her bir eserine kendine has taklit kabul etmez mühürler vurmuşsa, o eserler “Beni ancak falan sanatkâr yapabilir” diye ilan ederler. Yaratılmış her bir eserdeki hususi mühür, o yüce yaratıcının tek olduğunu bildirir.

İşte Hakikat-i Muhammediye’ nin nuru ve ruhu olan Muhammed ve Al-i Muhammed bu iki makamın pak ve mutlak aynasıdırlar ki hakikat onlardan zuhur eder ve varlık alemine yansır ve ilahi iradenin rızasıdırlar Allah onlar ile razı olur ve onlar ile gazap eder ve onlar hakkın ölçüsü ve nişaneleridirler.

Hazret-i İmam Humeyni (r.a.)’nın kast ettiği ve açıklamak isteği hakikat budur Aziz Üstadım.

Ey Muhammed ve Al-i Muhammed Şiası! Ben derim ki bu hakikat bu mukaddes beyanda aşikardır.

İmam Rıza (Aleyhisselâm)buyurdu «Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm) şöyle derdi:
«Allah Azze ve Celle’nin kulları üzerindeki hücceti (kanıtı) ancak imamın varlığı ve tanınması ile gerçekleşmiş olur.»(Usul-i Kafi)

Ey Aziz Can ,Ey değerli aşık bu beyan neyin sırrını aşikar ediyor,hangi hakikati dile getiriyor can kulağını iyi açta dinle.

Hakikat-i Muhammediye’nin hakikatini imamlarımızın kutsal beyan ve mukaddes buyruklarından okuyalım. Ve sonra insaf edelim ve insaf edenlerin saffında olalım.

Ebu Halid el-Kabulî şöyle anlatmış:

Ebu Cafer (Muhammed Bakır aleyhisselam)’a, “Allah’a ve Resulüne ve indirdiğimiz nura iman edin…” Teğabün, âyetini sordum.

Buyurdu ki: «Ey Ebu Halid! Allah’ın nuru, kıyamete kadar Muhammed (sallallahu aleyhi ve âlihi)’nin soyundan gelen imamlardır. Allah’a yemin ederim ki, onlar Allah’ın indirdiği nurdurlar. Allah’a yemin ederim ki, onlar Allah’ın göklerdeki ve yerdeki nurudurlar. Allah’a yemin ederim ki ey Ebu Halid! Mü minin kalbindeki imamın nuru, gündüzün ortasında her tarafı aydınlatan güneşin ışığından daha parlaktır. Allah’a yemin ederim ki, onlar Müminlerin kalplerini aydınlatırlar.

Allah Azze ve Celle dilediği kimseleri de onların nurundan yoksun bırakır, Böylece kalpleri karanlıklar içinde kalır. Allah’a yemin ederim ki, ey Ebu Halid! Bir kul bizi sevdiği ve bizi veli edindiği zaman mutlaka Allah onun kalbini arındırır. Kul bizimle ilgili samimi bir sevgiye sahip olup bizimle barışık olmadıkça Allah onun kalbini arındırmaz. Bizimle barışık olunca, Allah onu şiddetli hesaptan korur. Kıyamet gününün en büyük korkusundan emin kılar.»(el kafi)

Aslında bu gece uzun uzun yazmaya ne gerek var diyorum değerli Üstad ve saygıdeğer Ağa Cevat Cenapları.

İmamlar anlatmak istediğimi kısa ve öz bir şekilde beyan etmişlerdir. Önemli olan bu hadisi okuyacak kişinin basiret ehli olmasıdır.

Kısacası Aziz Üstadım sizin beyan ettiğiniz ayeti kerime olan Gökteki İlâh da, yerdeki İlâh da O’dur. O, hakîmdir, her şeyi bilendir (ZÜHRUF 84) ayetinin sırrı Hakikat-i Muhammediye’nin nuru ve ruhu olan Allahın pak ve mutlak aynası Muhammed ve Al-i Muhammed’in sırrı olan Ehadiyet ve Vahdaniyet sırrıdır.

‘Allah’ın da kâinatta iki türlü birlik tecellisi vardır’ demiştik. Biri kâinatın bütününde, diğeri ise kâinatı meydana getiren her bir varlıkta görünen birlik tecellisidir. İşte kainatı meydana getiren her bir varlıkta görünen birlik tecellisinin esas kaynağı veya sebebi Allah’ın zatının aynası olan Muhammed ve Al-i Muhammed’in velayet nurudur. Bu nurun hakikati Hay ve Kayyum esması ve sıfatıdır.

Cenabı Hakk’ın Ehadiyet cihetiyle her bir mahlûkuna hususî bir teveccühü var. Semadaki her yıldız, zemindeki her çiçek, deryadaki her balık bu teveccühten kendi kabiliyetine göre bir nasip ve bir şeref payı almakta. “Beni O parlatıyor”, “beni O gezdiriyor”, “beni O yüzdürüyor”, “beni O büyütüyor”, “beni O açtırıyor”, gibi dedik ve bu kudret ve tasarrufu Allah yeryüzündeki son hücceti olan Hakikat-i Muhammediye’nin Hatmi velayeti olan İmam Sahib-ul Zaman’da (s.a.) karar kılmıştır. Ve varlık aleminin Kabe si’dir ve tüm varlık alemi onu tavaf eder ve ondan hayat bulur ve onunla kaimdir cümle eşya.

Ey aziz can! Ey Muhammed ve Al-i Muhammed Şiası!Ben derim ki can kulağını iyi aç ve dinle masumların mukaddes beyan ve buyruklarını,Allah onlara selam etsin.

De ki: Suyunuz çekiliverse, söyleyin bakalım, size kim bir akar su getirebilir?(MÜLK 30. ayet)Andolsun bu su Muhammed ve al-i Muhammed’in velayet nurudur.Ve hayatın ve Kayyumiyet’in kendisidir.Ve eğer çekilirse yukarda Kayyumiyeti şerh ettiğim beyanda geçtiği üzere tüm varlık alemi kahrolur gider.Ve ebedi karanlığa gömülür.Muhammed ve al-i muhammed varlik aleminin kabesi ve kıblesidir ve tum varlıklar istesede istemesede cebri veya gayr-i cebri onları tavaf etmektedir.

Çünkü ,Muhammed ve al-i Muhammed (On dört masum) , ilahi iradenin zuhur ettiği yer, Allah’ın
arzusunun müfessirleri ve hilkatin mucib sebepleridir.Onlar tek nur ve tek ruhtur ve Allah’ın ismi azamıdır.
Yüce Allah sizden razı olsun ve makamınızı yüceltsin.

RİSALE-İ FEYZ-İ RABBANİ (EL-ESRARUL ESAMA-UL İLAHİYYE FİL HAKİKAT-İ MUHAMMEDİYE)

Seyyid Muhammed Baha Safavi / Taha Haber

 

YAZARLAR
EN ÇOK YORUMLANANLAR
ARŞİV
ANKET

Site Haritası RSS Beslemeleri