TAHAHABER haber, haberler, ehli beyt haber

    Gök Gürültülü Sağanak Yağışlı
    Diyarbakır
    24°C
    Az Bulutlu
    Batman
    22°C
    Parçalı Bulutlu
    Van
    14°C

Seyr-i Süluk ve Aşkın Mertebeleri

Seyyid Muhammed Baha Safavi: Seyr-i Süluk ve mertebeleri
2012-09-14, 14:02:59
30 Yorum
Seyr-i Süluk ve Aşkın Mertebeleri

RAHMAN VE RAHIM OLAN ALLAH ADIYLA

Elhamdu lillahi Rabbi’l-Alemin, Ves-salatu vesselamu ala Resulillahi Hatemen-nebiyyin. Ve ala alihit-tayyibine’t-tahirin . Ve lanetullahi ala e’daihim ecmein, minel-ane ila kıyami yevmi’d-din.

Hamd alemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Salat ve selam iki cihan serveri, pegamberler peygamberi, dininin tebliğcisi, sırrının koruyucusu Mevlamiz Ebu’l-Kasım Muhammed (saa) ve O’nun her çeşit hata ve günahtan temiz kılınan Ehl-i Beyt’inin üzerine olsun.

SEYR-Ü SÜLUK NEDİR?

Ey aziz can! Ey Muhammed Ve Al-i Muhammed Şiası! Yürüme, gezme, seyretme, yola girme, yol tutma, mümin kulun Allah’a ulaşmayla sonuçlanan manevî yolculuğunu belirten irfani bir terimdir.

Aynı anlamda sefer ve seyahat kelimeleri de kullanılır. Muhammed ve Al-i Muhammed’in yoluna girerek seyr-ü süluke başlayan mümin, irfan dilinde; “salik”, “ehl-i süluk”, “sair”, “saih”, “seyyar” ve “müsafır” gibi isimlerle anılır.

Ey aziz can! Ey Muhammed Ve Al-i Muhammed Şiası! Seyr-ü süluk, kişinin kendi başına yapabileceği bir iş değildir. Bir mürşide bağlanılması gerekir. O mürşidin Rabbani alim ve arif olası şarttır. Bu bağlanma seyr-ü sülukün vazgeçilmez şartıdır. Salik, süluku boyunca dünyevî ilgi ve ilişiklerden kesilerek nefsini arındırır, kötü huylardan kurtularak ahlâkını güzelleştirir; böylece Allah’a ulaşma (vusul) yeteneği kazanır.

Rabbani alim ve arif mürşitler, iki farklı seyir üzerinde dururlar. Bunlar “seyr-i nüzulî” ve “seyr-i urucî” isimleriyle anılır.

Ey aziz can! Ey Muhammed ve Al-i Muhammed Şiası! Seyr-i nüzuli (iniş seyri); mutlak varlığın, mukayyed varlığın var olması, zuhuru için yaptığı seyirdir. Başka bir deyişle Ahadiyet (Teklik) mertebesindeki Allah’ın, mümkün çokluklar (kesret) mertebesine; vacib’in imkan mertebesine; küll’ün cüz’e nüzulü, inişidir. Bu seyre “seyr-i inbisatî” veya “seyr-i zuhuri” da denir. Varlıklar dünyası ve insan bu seyrin bir sonucudur. Seyr-i urucî (yükselme seyri), mukayyed varlığın mutlak varlık’ta yok olmak için yaptığı seyirdir. Diğer bir ifadeyle cüz’ün küll’e, mümkün varlığın mutlak’a, insanın Allah’a seyridir. “Seyr-i şuurî” de denilen bu seyr, Rabbani ariflerin Allaha ulaşmayı amaçlanan manevi seyri, bu yolculuğu meydana getirir.

Salikin yapacağı manevi yolculuğun dört mertebesi vardır.

Birinci mertebeye “seyr-i ilallah” (Allah’a yolculuk) denir. Bu mertebenin özü, nefs menzilinden kalkıp gerçek varlığa (Allah’a) doğru yürümektir. Bu yolculuk, şoklukta (kesret) birlik (vahdet) kavrandığı zaman sona erer.

Ey aziz can! Ey Muhammed Ve Al-i Muhammed Şiası! Seyr-i ilallah, kalbi mümkün varlıkların bilgisinden boşaltarak Vacibül-Vücud’un (zorunlu varlık) bilgisi ile doldurmakla sonuçlanır. Bu yolculuğun sonunda salik Allah’ta yok olur, “fenafillah” derecesine yükselir.

Manevi yolculuğun ikinci mertebesine “seyr-i fillah” (Allah’ta yolculuk) denir. Bu seyr sırasında salik Allah’ın nitelikleriyle (sıfatlarıyla) donanır; Allah’ın isimleriyle gerçeklik kazanır. Buna karşılık bütün beşerî nitelikleri yok olur. Evrenin üzerindeki perde kalkar, ilm-i ledün denilen gizlilikler bilgisi, hakikatler bilgisi salike açılır. Salik bu seyrin sonunda “bekabillah” denilen Allah’ta var olma durumuna ulaşır.

Seyr-i sülukün üçüncü mertebesi, “seyr-i ma-Allah” (Allah ile yolculuk) adını alır. Bu seyir sırasında ikilik ortadan kalkar; salik ilahi teklik makamı olan Ahadiyet’e ulaşır. Bu makam Rabbani alim ve arifler tarafından “Kâbe kavseyni ev edna” (İki yay kadar, ya da daha az) en-Necm, 53/9) makamı olarak da anılır.

Manevî yolculuğun dördüncü mertebesini “seyr-i anillah” (Allah’tan yolculuk) oluşturur. Bir anlamda Allah’a yükselen salikin dönüş yolculuğunu dile getiren bu seyr, birlikten çokluğa (vahdetten kesrete) geri geliştir. Diğer bir deyişle talipleri aydınlatmak, irşad etmek, onlara yol göstermek için Allah’tan halka dönüştür. Bu yolculukla ulaşılan makama “beka ba’de’l-fena” (yokluktan sonra varolma), “sahv ba’del-mahv” (yokluktan sonra kendine gelme) ve “fark ba’del-cem” (birlikten sonra ayrılık) gibi adlar da verilir.

Ey aziz can! Ey Muhammed Ve Al-i Muhammed Şiası! Dört manevî yolculuktan ilk ikisi saliki velayet (velilik, Allah dostluğu) makamına ulaştırır. Son iki yolculuk ise salikin mürşidlik yetkisini kazanması için zorunludur.

Manevi yolculuğun başarı ile tamamlanabilmesi için, mürşid kadar diğer bazı yardımcı öğeler de gereklidir. Bunlar aşk, ihsan ve ihlastır. Allah aşkı olmadan çekilecek bütün zahmetler boşa gider. İhlas ve ihsan ise imanın gereklerindendir. İhlasın en alt derecesi Allah’tan başka tapılacak bir varlık olmadığını (la mabude illallah); en üst derecesi ise Allah’tan başka bir varlığın bulunmadığını (la mevcude illallah) kavramaktır. İhsan ise, salikin bütün bağlarını keserek Allah’a yönelmesini belirtir. Seyr ü süluk; ancak bu üç öğenin tam olarak gerçekleştirilmesi ile tamamlanabilir. Sülukün bilgi ile sırf bilmekle bir ilgisi yoktur, Süluk; yaşayarak, tadarak, haller aracılığı ile Allah’a ulaşmaktır.

Ey aziz can! Ey Muhammed Ve Al-i Muhammed Şiası! Rabbani alim ve arif olan mürşitlere göre seyr-ü sülukün iki temel yöntemi vardır. Birinci yöntem, tarik-i ruhani denilen ruhun arındırılması; ikinci yöntem ise tarik-i nefsani denilen nefsi eğitme yöntemidir. Bu yöntemlerin tümü Kuran ve sünnet desturu iledir.

Kuran ve sünnet olmadan, erkanı olmadan hak yola ulaşılamaz.

Ruhu arındırma yönteminin temelini sıkı bir ibadet, riyazet ve mücahede ile kalbi arındırarak, iyi ahlâkla ahlâklanarak Allah’a ulaşma çabası oluşturur. Bu yöntem daha çok tarik-i ahyar (hayırlılar yolu) ya da tarik-i ebrar (iyiler yolu) olarak anılır.

Tarik-i şuttar (aşk ve cezbe yolu) ve tarik-i sairin (süluk edenler yolu) da denilen nefsi eğitme yöntemi, nefsin çeşitli mertebeleri üzerine kuruludur ve yedi aşaması vardır.

Nefs, birinci aşamada “emmare” (kötülüğü buyuran) makamındadır. Bu nedenle salik sürekli nefsine karşı mücahede etmek zorundadir. Rabbani Mürşid bu aşamada salike “la ilahe illallah” zikrini verir. Emmare aşamasındaki salikin seyri “seyr-i ilallah” (Allah’a yolculuk); hali “havf ü reca” (korku ve umut); alemi şehadettir (görülen alem). Salik mücahede yoluyla nefs-i emmarenin (kötülüğü emreden nef’s) isteklerinden uzaklaşır, ahlâkını güzelleştirirse; Rabbani mürşidi onu seyrin ikinci aşamasına geçirir. Salik bu aşamada tevhidi Allah’dan başka tapılacak yoktur (la mabude illallah) biçiminde anlar.

Sülukün ikinci aşamasında nefs, “levvame” (kınayıcı) durumuna gelir. Salik bu aşamada işlediği günahlardan pişmanlık duyar; vicdan azabı çekmeye, kendisini kınamaya başlar. Bu aşamada salikin zikri “Allah”; seyri, seyr-i lillah; hali, kabz ve bast (sıkıntı ve rahatlık); alemi, berzahtır (ara alem). Salik, bu aşamada tevhidi Allah’tan başka maksud yoktur (la maksude illallah) biçiminde anlar.

İkinci aşamayı geçen “salikin nefsi mülhime” (iyiliği ilham eden) niteliği kazanır.

Bu nedenle üçüncü aşama mülhime makamı, mertebesi adını alır. Bu mertebede Rabbani mürşid salike “Hu” zikrini verir. Mülhime mertebesinde salikin hali heybet (korku ve çekinme); seyri, seyr-i alellah; alemi melekuttur (yücelik, ululuk alemi). Salik bu aşamada zikirden tat almaya başlar, kalbinden Allah dışındaki tüm varlıkları çıkarır ve Allah’ın rızasına yönelir; kalbinde aşk ateşi yanmaya başlar, ahiret mükafatları gözünde değerini yitirir. İlk iki aşamada salikin bilgisi ilme’l-yakin derecesinde iken, bu aşamada aynel-yakin derecesine yükselir. Salik, bu aşamada tevhidi Allah’tan başka sevilecek yoktur (la mahbube illallah) biçiminde anlar”.

Dördüncü aşama “mutmainne” aşamasıdır.

Salikin nefsi bu aşamada mutmainne (tatmin bulmuş) niteliği kazanır. Rabbani Mürşid salike “Hak” zikrini verir. Bu mertebede salikin seyri, seyr-i ma-Allah; hali, sekr ve sahv (kendinden geçme ve kendinde olma); alemi, ceberuttur (güçler alemi). Kimi keşif ve kerametlere ulaştığı bu aşamada salik tevhidi, tevhidin son ve mükemmel biçimi olan Allah’tan başka varlık yoktur (la mevcude illallah) biçiminde anlar.

Beşinci aşama “râziye” aşamasıdır.

Salikin nefsi bu aşamada raziye (razı olmuş) niteliği kazanır. Rabbani Mürşid salike “Hay” zikrini verir. Beşeri nitelikleri yok olan salik Allah ile var olma (bekabillah) hali için yetenek kazanır. Salikin bu aşamadaki makamı, raziye; hali hayret; alemi, lahut (ruhlar alemi); seyri, seyr-i fillahtır. Salik, tevhidi, Allah’tan başka varlık, maksut ve sevilen yoktur (la mevcude ve la maksude ve la mahbube illallah) biçiminde kavrar.

Salik beşinci aşamanın sonlarına doğru ilahi tecellilere tanık olarak altıncı aşamaya geçer.

Bu aşamaya “marziye” mertebesi denir. Salik’in nefsi bu aşamada marziye (razı olunmuş) niteliği kazanır. Salikin makamı, marziye; zikri, “Kayyum”; hali “temkin” (yerleşme); seyri, seyr-i anillah alemi, şehadettir (görülen dünya). İlahi bir çekimle (cezbe), bilgisi aynel-yakinden hakkel-yakin derecesine yükseltilir.

Ey aziz can! Ey Muhammed Ve Al-i Muhammed Şiası! Bilgisi hakkel-yakin derecesine yükselen salik son aşamaya geçer. Bu aşama “kâmile” mertebesidir. Salikin nefsi “kâmil” (olgun) duruma gelir. Salikin bu aşamadaki zikri “Kahhar”; seyri, seyr-i billah; hali, beka (Allah’ta varolma); alemi, kesrette vahdet (çoklukta birlik) ve vahdette kesrettir (birlikte çokluk). Bu aşamada salik tüm olgunlukları kendinde toplamış, artık riyazet ve mücahedeye ihtiyacı kalmamıştır. Bütün istekleri Allah tarafından karşılanır; ama o Allah’ın rızasından başka bir şey istemez. (Bu sözden maksat, salik Allah’ı tanıdığından marifetullah elde etmiştir. Bütün istekleri Allah tarafından karşılanır; ama o Allah’ın rızasından başka bir şey istemez. Çünkü salik insan-ı kamil makamına ulaşmış ve mukarrebunlardan yazılmıştır. Böylelikle ilahi marifetullah nurlarıyla donatılmıştır.

MARİFETULLAH VE NAMAZDAN SONRA UÇ TEKBİRİN HİKMETİ

Ey aziz can! Ey Muhammed Ve Al-i Muhammed Şiası! İmam Cafer Sadık’ın öğrencilerinden biri diyor ki Hz. İmam Cafer Sadık’ın yanına gelerek ona şöyle sordum: “Hangi sebepten dolayı namaz kılanlar, selam verdikten sonra üç kere tekbir almakta ve her bir tekbirde ellerini yukarıya doğru kaldırmaktadırlar?”

Hz. İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurdu: “Peygamber, Mekke’yi fethettiğinde öğlen namazını ashabıyla birlikte ‘Hacerül Esved’ın yanında cemaatle kıldı. Namazın selamını verdikten sonra üç kere tekbir alarak şu duayı okudu:

لا اِلهَ الاَّ اللهُ وَحدَهُ وَحدَهُ وَحدَهُ اَنجَزَ وَعدَهُ و نَصَرَ عَبدَهُ وَ اَعَزَّ جُندَهُ وَغلبَ الاَحزابَ وَحدَهُ فَلَ

هُ اَلمُلکُ و لَهُ الحَمدُ یُحیی و یُمیتُ و هُوَ عَلی کُلِ شَیءٍ قَدیرٌ

“La ilahe illallahu vehdehu vehdehu vehdehu enceze ve’dehu ve nesere ab’dehu ve eezze cundehu ve ğalebe’l ehzabe vehdehu felehu’l mulku velehu’l hamd, yuhyi ve yumiytu ve huve ale kulli şey’in kadir.”

“Allah’tan başka ilah yoktur. O tektir, O tektir, O tektir. Ahdine vefa etti; kuluna yardım etti. Ordusuna izzet -ve zafer- verdi. Tek başına muhalif güçleri bozguna uğrattı. Mülk ve tüm övgüler O’na mahsustur. Diriltir ve öldürür. O, her şeye kadirdir.”

Sonra yüzünü ashabına çevirerek şöyle buyurdu: “Bu tekbiri ve bu duayı tüm farz namazların ardından okuyunuz ve terk etmeyiniz. Kim selam verdikten sonra böyle yaparsa farz bir şükrü yerine getirmiş olur.(Vesailu’ş Şia 4 / 1030 14. Bab, 2. Hadis.)

Her tekbirde tevhid-i efalinin üç merhalesine izan ve itiraf vardır. (Tevhid-i Efali: Allah’ın zatında tevhit, Allah’ın isimlerinde tevhit ve Allah’ın sıfatlarında tevhit) şöyle ki namaz kılan kişi tekbir diliyle itirafta bulunmaktadır. Ellerini yukarı kaldırıp kulaklarının hizasına getirerek kendini beğenmişlik ve benliğin atılmasına bir işarettir. Acizlik, zillet, kusur ve eksikliğini Yüce Allah’ın karşısında ifade etmektir.(İmam Humeyni’nin Adab-ı Namaz kitabından iktibas.)

Hazret-i imam Humeyni (k.s.) Her tekbirde tevhid-i efalinin üç merhalesine izan ve itiraf vardır beyanı, marifetullah makamına işarettir. Öyleyse marifetullah, tevhid-i efalinin üç merhalesini ilahi basiret, ilahi şuur ve ilahi idrak ile tanımaktır. bu üç makam Muhammed ve al-i Muhammed’in Şialarının makamlarındandır. Ve Müslüman bu üç ilahi makama ermedikçe tam ve kamil bir mümin olamaz.

Tevhid-i Efali:

Allah’ın zatında tevhit

Allah’ın isimlerinde tevhit

Allah’ın sıfatlarında tevhit

Ey aziz can! Ey Muhammed Ve Al-i Muhammed Şiası! Tevhid-i efalinin üç merhalesini ilahi basiret ,ilahi şuur ve ilahi idrak ile tanımak bilgisi hakkel-yakin derecesine yükselen salikin son aşamasıdır. Bu aşama “kâmile” mertebesidir. Bu ilahi marifetullaha eren salik marifetullahı elde etmek icin çekmiş olduğu riyazet ve mücahedeye ihtiyacı kalmamıştır. Lakin riyazet ve mücahedeyi de hiçbir vakit bırakmaz.

Buna itırazı olana delil ve hüccetim yüce Allahın ayetidir.

Gerçektir ki, onun (şeytanın) iman eden ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde bir sultası (gücü) yoktur!(NAHL-99)

Ey aziz can! Ey Muhammed Ve Al-i Muhammed Şiası! İmam Seccad (as)’ın Ariflerin Münacaatı bu hakikati aşikar etmektedir. İnşallah bu mukaddes münacaatı yakında şerh edeceğim.

Bismillahirrahmanirrahim

İlahi; diller, celaline yakışır bir şekilde seni övmekten ve akıllar cemalinin künhünü idrak etmekten acizdir ve gözler veçhinin nurlarına bakmaktan kalakalmıştır. Yaratılmışlara, künhünü tanımaktan aciz olduklarını itiraf etmekten başka bir yol bırakmamışsın.

İlahi; bizleri, şevk ağaçları göğüslerinin bahçelerinde kök salan ve muhabbetinin aşkı tüm kalplerini saran kimselerden kıl; bunlar o kimselerdir ki fikirler yuvasına sığınıyorlar, kurb (yakınlık) ve mükaşefe bahçelerinde yiyip gezinirler; mülatafat kasvesiyle muhabbet havuzundan içiyorlar, duru nehirlere girerler; şüphesiz perde onların gözlerinden kaldırılmıştır; şüphe karanlığı, akaid ve zamirlerinden aydınlığa kavuşmuştur; şek karşılığı kalp ve batınlarından yok olmuştur; göğüsleri ma’rifet tahkikiyle genişlemiştir; himmetleri zahidliğin saadet yolunda öne geçmek için yücelmiştir; içecekler amelin akarsularında hoş olmuştur; sırlar, üns meclisinde güzel kokulu olmuştur; sürüleri, korku yerine güvenliğe kavuşmuştur; canları Rabbul erbaba dönmekle mutmain olmuştur (huzura kavuşmuştur); ruhları feyz ve kurtuluşa yakin etmiştir; gözleri mahbublarına bakmakla aydınlanmıştır; sakin olmaları soruyu idrak etmek ve maskada ulaşmakla sabitleşmiştir; ticaretleri dünyayı ahirete satmada kâr etmiştir.

İlahi; Seni anmak ilhamının anıları kalplere ne kadar da lezzetlidir; gaybet yollarında düşünceyle Sana doğru yola çıkmak ne kadar da tatlıdır; sevginin tadı ne kadar da hoştur; kurbunun su içilecek yeri ne kadar da güzeldir; öyleyse kovulmak ve uzaklaştırılmaktan bize sığınak ver. Bizi, Seni tanıyanların en yakınından, kullarının en salihlerinden, Sana itaat edenlerin en doğrularından ve ibadet edenlerin en halislerinden kıl; ey Azim, ey Celil, ey Kerim, ey bağışta bulunan! kendi rahmet ve nimetinle; ey merhametlilerin en merhametlisi!

Mârifetullah nedir? Mârifetullahın Anlamı

Ey aziz can! Ey Muhammed Ve Al-i Muhammed Şiası! Marifetullah, Allah’ı bilme, tanıma, O’nu bütün sıfatlarıyla öğrenme ve onun hakkında bilgi sahibi olma demektir.

Mârifetullah, iki kelimeden meydana gelen bir tamlamadır. Bunlar “marifet” ve “Allah” kelimeleridir. 
Marifet; lügatta, herkesin yapamadığı ustalık, ustalıkta yapılmış olan şey, bilme, biliş, vasıta, hoşa gitmeyen şey, tuhaflık manalarına gelmektedir. Bununla birlikte, marifet, Allah’ı O’nun isimlerini ve sıfatlarını, kudret ve iradesinin geçerliğini bilmek; alçak gönüllü olmak manasını ifade ettiği gibi bilginler arasında ilim manasına da gelmektedir ki, onlara göre her ilim bir marifettir, her marifette bir ilimdir. Allah’ı âlim (bilen) herkes ariftir, her arif de âlimdir der bazı arifler.


Genel olarak bu manalara gelmekte olan “marifet”, Allah lâfzı ile bir tamlama oluşturduğunda, yani “mârifetullah” denildiğinde ise “Allah’ın vücûd ve vahdaniyetinin bilinmesi” manasına gelmektedir. Mârifetullah, aslında, kişinin Allah’ı hakkıyla tanıması, bilmesi ve buna göre O’na bağlanması anlamında kullanılmaktadır. Zira, kişi, Allah’ı hakkıyla tanırsa, O’nun emir ve yasaklarına bağlanır. Mârifetullah bilgisinde şu üç nokta yer almaktadır.

1. İzzet ve Celâl sahibi olan Allah’ı ve O’nun birliğini bilmek, ululuğu ulu olan ve her türlü noksan sıfatlardan münezzeh bulunan zatından teşbihi reddetmek ve uzaklaştırmak,
2. Allah’ın sıfatlarını ve bu sıfatların hükümlerini bilmek,
3. Allah’ın fiillerini ve bu fiillerin hikmetlerini kavramak

Ey aziz can! Ey Muhammed ve Al-i Muhammed Şiası! Marifet, gerek havasdan, gerek avamdan olsun bir tek marifettir. Çünkü onunla bilinen şey birdir. Fakat bunun başlangıcı ve yükseği vardır. Havas, yükseğindedir. Gerçi tam gayesine ve sonuna varamaz. Zira arifler katında marufun sonu yoktur. Düşüncenin yetişmediği, akılların kapsayamadığı, zihinlerin algılayamadığı, görmenin keyfiyetine eremediği zatı marifet nasıl kapsar? Yaratıkları içinde O’nu en iyi bilenler, O’nun azametini idrakten, yahut zatını keşfetmekten aciz olduklarını en çok ikrar ederler. Çünkü benzeri olmayanı idrakten âciz olduklarını bilirler.

Zira O, kadimdir, mâsivası ile muhdestir. Zira O, kavîdir, kuvvetini bir kuvvet verenden almamıştır. Halbuki O’ndan gayrı her kavî, O’nun kuvvetiyle kavîdir. Zira O, öğretmensiz âlimdir ve kendisinden başka bir kimseden bir fayda almamıştır. Hiçbir şeyi başkasından öğrenmemiştir ve başkasından öğrenmez, kendi ilmiyle bilir. O’ndan başka her âlimin ilmi O’ndan gelir. Tesbih ve tenzih, bidayetsiz evvel olan, nihayetsiz baki olan kendinden başkasının bu vasfa hakkı olmadığı ve bu vasıfların kendinden başkasına yaraşmadığı Allah’a olsun”

Kur’ân-ı Kerim’de; “Allah’ı hakkıyla takdir edemediler” (el-En’âm, 6/91) ayeti, mârifetullah bilgisine işaret ettiği rivayet edilmektedir. Nitekim Rabbani arifler, ayeti “Allah’ı hakkıyla tanıyamadılar, bilemediler” şeklinde açıkladığını görmekteyiz (HAZRET-İ ŞEYH BAHAİ K.S.)

NEFSİN YEDİ MERTEBESİ

1-Nefs-i emmare
2-Nefs-i levvame
3-Nefs-i mülhime
4-Nefs-i mutmainne
5-Nefs-i râdiyye
6-Nefs-i merdıyye
7-Nefs-i kâmile

KURAN AYETLERİYLE NEFSİN MERTEBELERİ

1- Nefs-i Emmare: Nefsin terbiyeden geçmemiş ham halidir. Böyle bir nefis şiddetle ve ısrarla kötülüğü emreder, günahlara dalmak ister. Ulvi şeylerden gafil, süfli şeylere ise müştak olur. Yusuf suresi 53. ayeti, nefsin bu yönünü nazara vermektedir. (Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefis, dâimâ kötülüğü emredicidir. Meğer Rabbimin esirgediği bir nefis ola. Rabbim bağışlayandır, esirgeyendir.)

2- Nefs-i Levvame: Yaptığı hatalardan, işlediği günahlardan pişmanlık duyan nefistir. Kıyame suresi 2. Ayet (Ve andolsun kendini kınayıp duran nefse.) nefsin bu mertebesine işaret eder. Bu mertebedeki nefis hata ve günahlarını görerek bunlardan rahatsız olur, tevbe ve istiğfarla kurtulmaya çalışır. Bu makamda acı ve yakıcı gözyaşı vardır. Kişi kabz ve bast hallerini yaşar. Yani zaman zaman daralır, sıkılır, zaman zaman ise manen müferrah olur.

3- Nefs-i Mülhime: İyiliği ilham edici nefistir. Nefis iyi bir terbiye ile kötülük ve günah yerine iyilik ve sevabı ilham edici bir seviyeye gelebilir. Şems suresi 8. Ayet (Sonra da ona iyilik ve kötülükleri ilham edene yemin ederim ki,) nefsin bu mertebesine işaret eder.

4- Nefs-i Mutmainne: İtminana kavuşmuş sükunete ermiş nefistir. Böyle bir nefis Allah’a muhabbet ile huzur hali yaşar. Dalgaları yatışmış deniz misali şehveti- gadabı sükunet halindedir. Bu makama gelen birinin ahlakı istikrar bulur, şahsiyeti oturur.

5- Nefs-i Râdiyye : Allah’tan gelen her şeye rıza gösteren nefistir. Böyle bir nefis sahibi “Allah’tan gelen her şey güzeldir” hükmünce bela ve musibetleri de güzel görür, gülerek karşılar. Bu insan, Allah katında aziz ve mükerrem, insanlar arasında makbul ve muhteremdir.

6- Nefs-i Mardiyye: Allah’ın kendisinden razı olduğu nefistir. Şüphesiz Allah’ın kulundan razı olması en büyük bir mazhariyettir ve mertebelerin en yücesidir. Fecr suresi 27 ve 28. ayetler nefsin bu üç mertebesine işaret etmektedir. (Ey mutmain olan nefs! “Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön!”27-28 ayetler)

7- Nefs-i Kâmile: Nefsin kemaliyle terbiye olmuş halidir. Bazıları bunu “nefs-i zekiyye” yani “arınmış nefis” şeklinde ifade ederler. Şems suresi 9. ayeti “Şüphesiz nefsini arıtan kurtulmuştur” ifadesi ile nefsin bu mertebesine işaret eder.

Nefsin ilk hali dikenli bir tarlaya benzer. Son mertebesi ise, aynı tarlanın dikenlerden ayıklanıp bir gül bahçesine çevrilmesi gibidir.

Bir başka açıdan baktığımızda, nefsi deli dolu akan bir nehre benzetebiliriz. Böyle bir nehir bu taşkın hali ile çevresine zarar verir. Fakat önüne bir baraj yapılması ile hem zararlarına engel olunur, hem de çevrenin aydınlatılması ve sulanması gerçekleştirilir.

İşte terbiye olmamış bir nefis zarar verirken, terbiyeden geçen bir nefis insanı yüksek makamlara çıkarabilmektedir. Böyle birisi diğer insanlara Rabbani bir mürşid olur, onları manevi susuzluktan kurtarır, karanlıklardan aydınlığa çıkarır.

Ey aziz can! Ey Muhammed Ve Al-i Muhammed Şiası! Ey Allahın kulu ateş üç çeşittir, biri gazab ateşidir, ondan sakın. İkincisi azab ateşidir ondan allaha sığın. Diğeri aşk ateşidir ondan sakınma. Lakin şunu bil ki, aşk ateşine ulaşmadan önce, onun ilk ateşi vardır ki biz ona kahır ateşi deriz. Kahır ateşi aşk ateşinin bekçisidir. Orda sınanırsın. Ordaki sınama ağır ve çetindir. Bu sınamayı geçersen, buyur ederler seni aşk ateşine. Yok eğer geçemez isen, azab ve gazab ateşine seni teslim ederler.

Ve orda sana ne bir merhamet vardır, ne de bir acıma. Yok teslimiyette ve yakinde İbrahim gibi olursan aşk ateşi artık sana selam ve esenlik olur.

Ve öyle buyurdu rab; Dedik: “Ey Ateş… İbrahim’e serin ve selâm (selâmet) ol!”(enbiya 69.ayet)

AŞKIN MERTEBELERİ

Ey aziz can! Ey Muhammed Ve Al-i Muhammed Şiası!

Aşkın birinci derecesi “meveddet”tir. Yani bu, sevgi duyabilmek özlemidir. Eşyayı sevebilmek, çevreyi, insanları sevebilmektir. Bize kötülük yaptığını düşündüğümüz insanlara bile kötülükle karşılık vermemektir. İçinde sevgi oluşturabilme özlemidir. Bu, çağımızda hassaten çok önemlidir. Çünkü bakışlarımız meveddetin yokluğundan kin dolu bakışlara bürünmüş, gülümseyen bakışlar artık unutulmuş hale gelmiştir.

1. el-Meveddet, muhabbeti sevgi manasında kulla­nılır; şu âyetlerde olduğu gibi:

Muhakkak ki îmân edip sâlih ameller işleyenler var ya, Rahman onlar için bir vüdd yapacak (yani, Rabb’leri onları sevecek ve dostalarına da sevdirecek­tir}. (Meryem/96)

Şüphesiz Rabbin rahimdir, vedûdtur (yani, dostlarını sevendir}. (Hûd/90)

O gafurdur, vedûdtur {yani, dostlarını sevendir}. (Bu-ruc/15)

Aranızda bir meveddet {yani, sevgi} yapmıştır. (Rûm/22)

2. el-Meveddet, nasihat [birinin iyiliğini istemek] manasında kullanılır; şu âyetlerde olduğu gibi:

Ey îmân edenler! Benim de düşmanım, sizin de düş­manınız olanları velîler edinmeyin; onlara meveddet ilka ediyorsunuz {yani, nasihat ilkâ ediyorsunuz [iyi­liklerini istiyorsunuz]}… (Mümtehine/1)

Onlara gizli bir meveddet beslemeyin {yani, nasihat ver­meyin [içten içe iyiliklerini istemeyin]}! (Mümtehine/1)

Olur ki Allah onlardan düşmanlık ettiklerinizle sizin aranızda bir meveddet {yani, nasihat [iyiliklerini is­teyecek bir durum}} meydana getirir. (Mümtehine/7)

3. el-Meveddet kelimesi, Resulallah’ın (saa) pak ve tahir ehl-i beytinde sevgi manasında kullanılmıştır; şu âyette olduğu gi­bi:

De ki: “Buna karşılık sizden yakınlarıma meveddet hariç- ücret istemiyorum.” (Şürâ/23)

4. el-Meveddet ile, dinde (meveddet , sevgi) kastedilmiştir; şu âyetlerde olduğu gibi:

Olur ki Allah onlardan düşmanlık ettiklerinizle sizin aranızda {(dîn ve velayet hususunda)} bir meveddet {bir dostluk, sevgi} meydana getirir.(Mümtehine/7)

Kendisiyle sizin aranızda, {dîn ve velayet hususunda} bir meveddet {(yani, dostluk, bağlılık, sevgi)} olma­mış gibi… (Nisâ/73)

Aşkın ikinci kademesi ”heva”dır. Yani bir heves, bir sevda; ama bu, gözyaşıyla beslenen, gözyaşı döktüren bir sevgidir. Demek ki aşk dediğimiz şeyin ikinci basamağında gözyaşı var.

Aşkın üçüncü kademesi “hillet” yani sevgi ile sermest olmak, kendinden geçmektir. Sevgi ile ne yaptığını bilmez hale gelmektir.

Aşkın dördüncü kademesi “muhabbet”tir. Bizim bugün sevgi karşılığında kullandığımız söz, muhabbet. Muhabbet, sevilenin hoşuna gitmeyecek hiçbir şeyi yapmamaktır. Allah’a muhabbet var ise, Allah’ın hoşuna gitmeyecek bir şeyi yapmamak demektir. Kötü huylardan arınmak yani. O’nun istediği gibi olmak denebilir.

Aşkın beşinci kademesi, ”şegaf”tır. Bu tam manasıyla kalbi parçalayan ateşli bir acıdır. İşte aşk, bu noktada başlar. Aşkın içerisine eşikten burada girilir.

Aşkın altıncı kademesi” hüyâm” yani sevdalıyı çıldırtan, kendinde bırakmayan, hani Kays’ı Mecnûn yapan sevgidir. Kanın delirmesi, delikanlılık dediğimiz şey.

Aşkın yedinci kademesi, ‘vâleh’tir. Yani dostu seyrederken kendinden geçme ve dostu her şeyiyle seyretmedir. Beşeri anlamda söyleyelim: Okumak için kitap açtığınızda sayfada dostun, sevgilinin yüzünü görmedir. Bir yolda yürürken, vitrine baktığınızda onun hayalini görmedir. Veyahut da bir çiçeğe baktığınız zaman orada gerçek güzellikten bir iz bir eser görebilme, güzelliğin gerçeğini sevgiliden anlayabilme, okuyabilmedir. Bu kademe,aşk sarhoşluğudur. Kendinizi bilmediğiniz an gibi birşeydir bu. “Aşk şarabı” dedikleri tam burada içilen şeydir işte.

Ve nihayet sekizinci kademe, aşk. Aşk; sevilende son hücresine kadar yok olma demektir. Aşkın ölçüsü yok olmaktır. Yani aşkta aşık yoktur, sadece maşuk vardır. Onun için aşk tek kişiye aittir. Çünkü aşkta aşık kaybolmuştur, artık kendinde değildir, idraki yoktur.

RİSALE-İ AŞK

Seyyid Muhammed Baha Safavi / Taha Haber

EN ÇOK OKUNANLAR
YAZARLAR
EN ÇOK YORUMLANANLAR
ARŞİV
ANKET

Site Haritası RSS Beslemeleri